Genova

Genova

455
0
PAYLAŞ

Genova

Mesafeli bir psikolojik drama…

Michael Winterbottom’ın kariyerinde birbirinden farklı ve kimi deneysel sayılabilecek ilginç filmler olsa da aslında yönetmenin temelde filmlerinde tutturduğu bir dramatik dengeden söz edebiliriz. Canlı bir mizah duygusu, güçlü müzikal arka plan ve şekilsel olarak deneyselliğe açık üslubu ile bu dramatik dengeyi birleştiren yönetmen bu sayede her filmine ayrı bir ruh kazandırmayı başarır. Ajitasyondan uzak, karakterlere mesafeli yaklaşan ve izleyicinin karakterlerle özdeşleşmesini engelleyen anlatımıyla yönetmen dramayı izleyicileri uyutmak ve onlara şirin gözükmek için bir aracı olarak kullanmaz. Yönetmenin bu duyarlı yaklaşımını ve aktardığı hikâyelere belli bir noktadan yaklaşan mesafeli duruşunu son filmi “Genova”da da görmek mümkün.

Bir trafik kazası sonrasında annelerini kaybeden iki genç kızın bu olaydan sonra yaşadıklarına odaklanan “Genova” genelde karakterlere mesafeli duruşuyla öne çıkıyor. Bu olayın şokunu atlatmak için İtalya’nın Genova kentine giden ailenin burada yaşadıklarını anlatan film, özelinde de her karakterin yaşadığı travmayla mücadelesini ekrana taşıyor. Babanın toparlayıcı rolünden dolayı geri planda kalması hikâyede iki kızın öne çıkmasına neden oluyor. Yönetmen her karakterin bu olayla kendince başa çıkmaya çalışmasını anlatırken, bir yandan da karakterlerin giderek yalnızlaşan hâllerini resmediyor. Bunu yaparken de karakterlerin yalnızlığını anlatmak için mesafeli bir anlatımı tercih ediyor. Yakın plan çekimlerle karakterlerin ruh hâllerini dışa vurmak yerine karakterleri uzaktan resmederek onların yalnızlığını ve kaybolmuşluğunu bizlere de yaşatmak istiyor. Bunu da en iyi, Genova’nın Ortaçağ’dan kalma daracık sokaklarındaki çekimlerle gerçekleştiriyor. Neredeyse klostrofobik bir ambiyansın yakalandığı bu dış mekân çekimleri kuşkusuz karakterlerin psikolojilerini çözümlemek için de bizlere oldukça önemli ipuçları veriyor.

Geçmişin hayaletleri Genova’nın üzerinde…

Geçmişte yaşanan kötü olaylardan, tatsız anılardan ve yaşanan travmalardan uzaklaşmak için insanlar çoğu zaman yeni yerlere gitmeyi, farklı şeyler yapmayı ve kendilerine beyaz bir sayfa açmayı tercih eder. Oysa insan nereye giderse gitsin anıları ve yaşadığı deneyimler de onunla birlikte yolculuğa çıkar. Ama insan doğası gereği yaşanan gerçekleri kabullenmemeyi seçer. Gerçekliğin ağırlığı onun yüzleşmesini geciktirir fakat sonuçta bu yüzleşme kaçınılmazdır. “Genova”daki karakterler de yaşadıkları travmanın etkisini azaltmak ve bu yüzleşmenin ağırlığından sıyrılmak için kendilerine yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. Karakterler gerçeklerle yüzleşmekten kaçtıkça aradaki gerilim de sürekli artıyor. Gerilimin tırmandığı, filmin otoyolda geçen final sahnesi de hemen sonraki uzlaşma aşamasına geçişin bir işareti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar konuşarak gerçekleri kabullenmek yerine, hiçbir şey yaşanmamış gibi olayların üstünü örtmeyi seçen ve bu seçimlerinden dolayı her geçen gün daha da yalnızlaşan bireyler en sonunda tehlikeli bir şekilde de olsa bir bütün olmayı ve üstü örtülmeye çalışılan gerçeklerle yüzleşmeyi kabul ediyor.

“Genova” bir dramın kişiler özelinde yarattığı tahribattan çok, dramın kabullenilmesine kadar geçen süreye yoğunlaşması nedeniyle bana 2006 yapımı Danimarka filmi “Prag”ı hatırlattı. Çocukluğunda gördüğü ve hiç konuşmadığı babasının naaşını almak için Prag’a giden bir adamın yabancısı olduğu bir şehirde anılarıyla yüzleşme sürecini aktaran filmin bu sürece ayna tutmasının haricinde hayatın zorluklarına dair de sade bir hikâyesi vardı. Aslında iki film de insanın ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın günün birinde yaşadıklarıyla yüzleşmesi gerektiğini anlatıyor. Hayatın zorlukları, gündelik hayatın telaşı, yüzleşememenin getirdiği gerilim ve kabulün yarattığı sessizlik iki filmde de kendini gösteriyor. Fakat Winterbottom’ın “Genova”sı şehri de işlevsel bir şekilde kullanmayı başarıyor. En eski İtalyan şehirlerinden biri olan Genova’nın mimarisi ve İtalyan insanının karakteristik özellikleri de bu drama etki eden unsurlar. En azından karakterlerin hâletiruhiyelerini açıklama adına, kullanılan mekânların ve şehrin mimari yapısının da büyük önemi var.

Başlarına gelen üzücü olayın etkilerinden kurtulmak için Genova’ya gelen bir Amerikan ailesinin yaşadıklarını anlatan “Genova” genel itibarıyla dört başı mamur bir psikolojik drama. Zaten Winterbottom’ın bundan önceki filmlerini, özellikle “Jude”, “Wonderland” ve “Welcome to Sarajevo” filmlerini izlediyseniz yönetmenin son filmi de sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Filmin ismine ve konusuna bakıp da egzotik bir terapi seansı şeklinde düşünenler ise filmin psikolojik yoğunluğundan dolayı şaşırabilir. Zira Winterbottom’ın ajitasyondan uzak dramatik anlatımı ve bu anlatımına uygun kamera açıları ve kadrajları ortalama bir dramanın çok üstünde. Genelde insanların özdeşleşebileceği basit ve anlaşılır karakterler üzerine kurulan filmlerin aksine yönetmenin sinematografik tercihleri de bu dramanın açılımlarını çok iyi yansıtıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makalePeur[S] du Noir
Sonraki makaleRusalka
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK