Wir Sagen du! Schatz

Wir Sagen du! Schatz

717
0
PAYLAŞ

Wir Sagen

Alman yönetmen Marc Meyer’in ilk uzun metrajlı filmi olan “Family Rules” (Aile Saadeti) komedi ve dramın ölçülü bir biçimde birleştirilmesinin yanında, sosyolojik saptamalarıyla da oldukça ilginç bir yapım. Alman yazarların ve yönetmenlerin aslında çok sık yaptığı bir şey bu. İki dünya savaşından çıkmış ve yeniden yapılanmış bir ülkenin geçmişinde yaşadığı şokların da etkisiyle sürekli toplumu ve toplumsal normları gözleme ihtiyacı hissetmesi şaşılacak bir durum değil esasen. Edebiyatta, kuramsal ve teorik yayınlarda, sinemada ve hatta müzecilik anlayışında bile bu gözlem yapma durumunun ağırlığı hissedilmekte.

Modern toplumların beraberinde getirdiği negatif özelliklerin en çok hissedildiği kesim aslında refah düzeyi yüksek olan toplumlar oluyor. Ufak ve nispeten maddi olanaksızlıklar içindeki küçük örgütlenmelerde hayatta kalmanın tek olanağı birlikte varolmaktan geçiyor. Bu yüzden, ister istemez bu kesimlerin yardımlaşma ve iletişim becerileri de daha gelişkin oluyor. Hayatın ağırlığı üzerlerindeki yükleri arttırdıkça bu insanlar daha da dışa kapanarak kendi örgütlenmelerini sağlamlaştırıyor. İmkânların yoksunluğuna karşın, insanların iletişim kanallarının işlerlik kazanması ve yerel bir örgütlenmenin kendi sınırları içinde ilkel ama etkili biçimde iletişimi kullanması yabancılaşmanın etkisini de azaltıyor. Eskilerin çok sık tekrarladığı “eskiden hiçbir şey yoktu, ama mutluyduk” önermesinin kaynağı da kişiler arası iletişimin yerini teknoloji tabanlı kitle iletişim araçları aracılığıyla sürdürülen sanal iletişime bırakmasından ileri geliyor. Bu durumdan en çok etkilenen de yine toplumun en küçük birimi olan aile oluyor. “Aile Saadeti” de özünde bu iletişim eksikliğinden, ailedeki bireyler arası sevgi ilişkisinden ve insanların bir arada yaşaması fikrinden yola çıkıyor. Bunu komedi öğeleriyle süslü radikal bir sosyolojik deney olarak sunan filmin arka planında insanların bu deneye gösterdiği tepkilerin altında yatan nedenler sorgulanıyor.

Çoğunluğa karşın, azınlıkla bir mutluluk yakalanıp yakalanamayacağını araştıran
“Aile Saadeti” sunduğu trajikomik sahnelerle de günümüzdeki aile içi ilişkilere göndermelerde bulunuyor.

Ailesi olmayan Oliver’in büyükanne, büyükbaba, eş, kız çocuk, erkek çocuk, ufak bir bebek ve küçük bir köpek kaçırarak kendine bir aile kurma planını yer yer absürde varan bir mizah kullanarak veren filmde, bu planın neden işlemediği de karakterlerin değişim süreciyle ekrana yansıtılıyor. Her karakterin kendine göre farklı bir sorunu var ama iletişimsizlikten dolayı kimse sorununu diğeriyle paylaşmayı düşünmüyor. Dahası modern toplumlarda diğerlerinin kanaatlerinin bireyler üzerindeki etkileri de bu küçük derme çatma ailede kendini gösteriyor. Dışarıya güçlü gözükmek için içeriden çürümeyi göze alan insanların yaşadığı iç sıkıntısı Oliver’in planının sekteye uğramasının en büyük nedeni aslında. Sevgi, güven ve dürüstlük üzerine kurulması gereken ailenin bunlardan yoksun olması doğal olarak sıkıntı yaratıyor. Korku ve karmaşayla başlayan kişiler arası ilişkiler yerini hayal kırıklıklarına bırakırken Oliver’in olaya teorik bilgileriyle hâkim olma çabası gülünç durumların yaşanmasına sebep oluyor.

Çoğunluğa karşın, azınlıkla bir mutluluk yakalanıp yakalanamayacağını araştıran “Aile Saadeti” sunduğu trajikomik sahnelerle de günümüzdeki aile içi ilişkilere göndermelerde bulunuyor. Toplumun kendi mekaniği içinde yalnızlığına terk edilen Oliver’in tıpkı Sisyphos gibi kaderine karşı gelerek, her defasında yuvarlanan taşı tekrar kaldırmak pahasına sözde ailesini toparlama ve “sevgi, güven, dürüstlük” düsturları çevresinde onlara mutlu bir hayat sunma ideali kulağa gerçekten ütopik geliyor. Bireylerin kendi rızaları olmadan onları böyle bir amaç uğruna toplamak, onların belirlemediği kurallarla onları sınırlandırmak ve faşizan yaptırımlarla ipleri elde tutmak sadistçe bir görüşmüş gibi algılanıyor. Ama bunların hepsi bireylerin gerçek yaşamlarına ayna tutmak için düşünülmüş birer engelden ibaret. 360 derecelik yakın çekim bir pan hareketiyle Oliver mutluluğunu Noel baba gibi etrafındaki insanlara dağıtırken bu ütopyanın arkasında yatan gerçekler de düşünülmeyi ve tartışılmayı hak ediyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleRusalka
Sonraki makaleLa Nuit Americaine
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK