Ana sayfa 1970'ler 1973 La Nuit Americaine

La Nuit Americaine

1760
0

La Nuit Americaine

Sinemanın dayanılmaz çekiciliği: “La Nuit Américaine”

Yeni Dalga’nın özdeşleştiği kavramlara baktığımızda ilk göze çarpan “yerleşik kuralları yıkma” fikrinin temelindeki yenilikçiliktir. Bu yaklaşım, sinemayı her yönden kendi tarihi, estetiği, kültürü ve iç dinamikleriyle yüzleştirip çarpıştırmış; ortaya çıkardığı eleştirel üretimin (Godard için film çekmek de bir nevi film eleştirisi yapmaktır.) sonunda geriye pek çok benzersiz ürün bırakmıştır. Öte yandan, sinema sanatını özyinelemeli bir şekilde çağıran, onun üretim sancılarını konu alan bu yapıtın da yine sinema âşığı olduklarını bildiğimiz Yeni Dalga’cılardan birinin elinden çıkmasına şaşmamak gerek. Baştan savma Türkçe çevirisiyle –ne yazık ki- “Gecenin Ötesinde” olarak bildiğimiz “La Nuit Américaine” (Day For Night) filmde öğrendiğimiz üzere, Hollywood yönetmenlerinin gündüzleri kırmızı filtreyle çekim yaparak sahnelere gece görüntüsü vermesine gönderme yapan bir deyiş. Truffaut’nun bu kelime oyunlarına, Fransızcada “okulu asmak” anlamına gelen “Les quatre cent coups” (400 Darbe) filminden aşinayız. “La Nuit Américaine”deki oyunun filmle armonisi daha inceden. Bize “gece” izlenimi veren bir mizansenin işlenmemiş, ham görüntüsünün “gündüz”e ait olması, beyazperdede seyrettiğimiz bir filmin üretimi sırasında meydana gelen, habersiz olduğumuz olaylara bir atıf aslında. Truffaut’nun bizi çekmek istediği dünya da işte bu kamera ardında kurulan –Ebert’in tanımıyla- mikrokozmik yaşam.

Ne kadar öznel?

“La Nuit Américaine” sahte belgesel tadında bir yaklaşımla, seyircileri “Pamela ile Tanışın” filminin çekim serüvenine davet ediyor. Yeni evli Julie (Jacqueline Bisset)’nin Fransız kocası Alphonse (Jean-Pierre Leaud)’u, genç adamın babasıyla aldatarak kaçmasını konu alan filmin son hâline dair fazla fikir edinemesek de pek ümit vadetmeyen bir melodram olacağını anlayabiliyoruz. Film seti Fransa’nın güney sahili Nice’de kuruluyor. Ailelerinden, arkadaşlarından ve yaşadıkları çevreden bir süreliğine kısmen kopan film ekibi, hep birlikte yeni ve farklı bir hayatı deneyimledikleri set ortamında, tattıkları küçük mutlulukların yanı sıra pek çok kez stresli durumlarla mücadele etmek durumunda kalıyorlar. Yönetmen Ferrand (François Truffaut) düşük bütçesi, yanan film şeritleri, kısalan çekim süresi gibi teknik sorunlarla birlikte, işin asıl zor kısmı olan “insanlarla iletişim” üzerine ter döküyor. Birbiri ardına patlak veren kavgalar, aşklar, ayrılıklar hatta doğum ve ölüm olaylarına karşı olabildiğince insani çözümler üretmeye çalışırken en büyük dayanağı ise sinemaya duyduğu karşılıksız sevgi oluyor. 1968’de Peter Graham ile New Wave için yaptığı söyleşide “Bir film her an batmakta olan bir bota benzer, siz çabaladıkça batmaya devam eder ve sizi de kendiyle birlikte çekmeye çalışır.” diyen bir yönetmenin “emek verme” odaklı sevgisi filmden okunuyor. Truffaut’nun yönetmen rolünü de kendisinin canlandırdığı film elbette onun hayatından da izler taşımakta. Fakat “La Nuit Américaine”in yoğunlaştığı “film yapımı” sürecinde –belki de bilerek- es geçtiği nokta yönetmenin ortaya çıkan üründe bırakacağı izde ortaya çıkıyor. 1954 yılında Cahiers du Cinema’da yazdığı “Fransız Sineması’nın belirli bir yönelimi” adlı makalesiyle auteur kuramını temellendiren Truffaut’nun filmde çizdiği yönetmen karakteri üretilecek filme dair duymasını beklediğimiz anlatısal kaygıları duymuyor. Bu da Ferrand’ı “film yapmak için film yapan” benmerkezcil bir noktada konumluyor. Oysa auteur yönetmen, Sarris’e göre filmde kişiliğini hissettirebilen ve filme içsel anlamını yükleyen kişi konumundadır. Ferrand’ın elbette Truffaut ile tamamen bir özdeşleşimi gerekmiyor fakat kilit noktanın “film yapma” olduğu bir filmde pek çok açıdan samimi olabilen Truffaut, bu eylemin sebebi olarak, yönetmene “sinema sevgisi”nden başka düşünsel bir motivasyon eklemiyor. Peki filmde Truffaut’ya dair neler var?

Ferrand ve Alphonse arasında kalan bir Truffaut

François Truffaut’nun filmografisine dair az çok bilgisi olanlar, onun Jean-Pierre Leaud ile açtığı alter-ego kapılarından içeri bakma fırsatına sahip olmuşlardır. Leaud’un “Antoine Doinel” ismiyle yer aldığı beş Truffaut filminin tamamı yönetmenin hayatının farklı dönemlerinden önemli izler taşır. “La Nuit Américaine”de de Leaud, Truffaut’nun yönetmenliğin yanı sıra oyunculuk yapma ve sinema tutkusunun da ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bir restoran bulup yemek yemek isteyen kız arkadaşına “Nice’de 37 tane sinema var, bir sandviçle idare edebiliriz.” derken, boş bulduğu fırsatta film izlemeye kaçarken, Truffaut’nun sipariş ettiği Hawks, Hitchcock, Godard kitaplarına kavuştuğundaki coşkuya eşdeğer bir coşku yakalayabiliriz. Fakat Truffaut’nun asıl auteur dokunuşu, yönetmenin rüyalarındaki geri dönüşlerde saklı. Film içinde bir kısa film gibi çekilen, yönetmenin suçluluk duygusuyla birleşen tutku dolu çocukluk anısı belki de kendi içinde filmin tavrını ortaya seriyor. Geçmişe dönüşün renkli verilmemesi de klişe bir gösterge olmaktan çıkıp siyah-beyaz dönemin filmlerine saygı duruşu anlamına geliyor. Sinema da pratikte rüya ile gerçek arasında bir köprü olarak işlevselleşiyor. 25 yıllık yönetmenlik hayatında 25 film çekmesinin, bunlardan birisinin de direkt bu süreci anlatılamasının sebebi bu rüyada saklanıyor. Bu yüzden, Pamela’nın oyuncularından Alphonse’un evlenme planları yapmaya başladığı sevgilisinin onu dublörle aldatmasının üstüne, Ferrand, Alphonse’u “Bizim gibiler sadece işlerini yaparken mutlu olur.” diye teselli ediyor. Aynı filmin içinde bu sürece dair daha çelişkili tespitleri de var Ferrand’ın. Ki bu tespitler kendini sinema dünyasına atmaya çalışan amatörlerde heveslerin törpülenişine yol açabilecek tecrübeleri içinde barındırıyor. “Film çekmek at arabasıyla yapılan bir geziye benzer. Başlarda iyi bir yolculuk dilersiniz. Ortalara geldiğinizde ise tek umudunuz hedefe ulaşmaktır.”

Yeni Dalgacılardan Jean Luc-Godard’ı ölesiye sıkıcı bulan Ingmar Bergman, Truffaut’un izleyiciyle arasındaki iletişim ve hikâye anlatım gücüne hayran olduğunu ifade ediyor. Gerçekten de sıradan bir yönetmenin elinde yüzeysel tiplere dönüşebilecek bir sürü karakteri Truffaut en ince detaylarıyla, son derece inandırıcı bir şekilde sunuyor. Yinelemeli gagların mizahi kullanımındaki başarısını bir türlü süt içmeyen kedi, sürekli yanlış kapıyı açan aktris ve kazara kadrajlara giren kıskanç eş Madam Lajoie gibi noktalarda yakalıyor. Kıskanç eşten bahsetmişken, kıskançlığın filmin temel meselelerinden olduğunun da altını çizmek gerek. Aldatılan genç adamın duyduğu ani ve yıkıcı ızdırap onu başka bir kadına sürüklerken, bu sefer de kadın kocasına az önceki oyunu oynamış oluyor. Sevginin sahiplenici gücüne güvensiz bir kadın, genç bir delikanlı ve olgun bir adamın gözünden yaklaşan Truffaut, ahlakçı bir çözüm arayışı yerine insanı bu noktaya getiren tutkulara yoğunlaşıyor. Terk edilmiş genç adamla, sette kalıp filmi bitirmesi adına birlikte olan Jacqueline Bisset, bunu anaç bir fedakârlık olarak algılayıp kocasına kendini yalansız anlatabiliyor. Büyük bir motivasyon ve neşeyle başlayan bir prodüksiyonun çeşitli kötü tesadüflerin etkisiyle dönüştüğü zorlu psikolojik süreci adeta oyuncularının tek tek zihinlerinden kameraya alan Truffaut’nun “La Nuit Américaine”i, yönetmenin erken dönem başyapıtları gibi olmasa da, her sinemaseverin kesinlikle bir şans vermesi gereken bir klasik.

Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here