Fritz Lang

Fritz Lang

602
0
PAYLAŞ

Fritz LANG

1890 yılında, Viyana’da dünyaya gelen Friedrich Anton Christian Lang, nam-ı diğer Fritz Lang; küçüklüğünden beri mimar olan babasının izinden gider. Önce Viyana’da mimarlık ve resim eğitimi alır. Ardından dünya turuna çıkar ve dönüşünde, Paris ve Münih’te eğitimine devam eder. Gönüllü olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı’ndan yaralanarak geri dönen Lang, Viyana’ya döndükten sonra senaryo yazmaya başlayarak sinemaya da ilk adımını atar. Sessiz sinema döneminin en güçlü stüdyosu olan Alman UFA’da çalışmaya başlayan Lang, bu stüdyoda bir yandan senaryo yazarken bir yandan da kendi senaryolarını yönetme imkanına kavuşur. Farklı türlerde çekmiş olduğu ilk denemelerden sonra, Ekspresyonizmin çıkışta olduğu 1920’lerin başında “Der Müde Tod” (Between Two Worlds) filmiyle Lang ismini Almanya’da duyurmayı başarır.

1. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Almanya’da savaş sonrası tam bir toplumsal kaos ortamı yaşanır. Savaş sonrası yapılan Versay Antlaşması ülkenin yeniden yapılanmasını ve üretim yapmasını engellerken; ülkeyi yöneten monarşik Weimar hükümdarlığının da sonu yaklaşmaktadır. Merkezi otoritenin kalmadığı, fakirliğin, işsizliğin, ahlaki çöküşün ve suçun teslim aldığı bir toplumun yansıması 1920’lerin hemen başında sanata da yansır. Başta resim ve mimaride, gerçekliğin kusursuz kopyası olarak görülen empresyonizme bir karşı duruş niteliğinde; kişinin toplumsal gerçekliği kendi özünde eriterek onu yansıtması sonucunda Alman Ekspresyonizmi doğar. Resim ve mimariyle başlayan akım, daha sonra edebiyata, tiyatroya ve sinemaya da sıçrar. Max Reinhardt ve August Strindberg gibi tiyatro yönetmenlerinin çığır açacak oyunlarından sonra sinemaya da sıçrayan Ekspresyonizm; toplumsal eleştirisinin, dış görünümlerin özellikle deforme edilmesinin, stüdyoda görkemli dekorlarla yapılan çekimlerin ve içerdiği alegorik çözümlemelerinin ötesinde; esasında bireyin yeniden bir gerçeklik yaratmak için çırpınışının, içinde bulunduğu kaotik ortamı aşma isteğinin, empresyonizme, sınıfsal eşitsizliklere ve burjuvaya duyduğu öfkenin de bir tezahürüdür.

Ekspresyonizmin çıkış yaptığı yıllarda “Der Müde Tod”, “Dr. Mabuse, der Spieler – Ein Bild der Zeit” ve “Metropolis” gibi hem akım içinde hem de sessiz sinema tarihinde önemli mihenk taşlarına imza atan yönetmen; daha sonra Weimar Cumhuriyeti’ni sona erdirecek olan Hitler iktidarıyla sorunlar yaşar. Aslen bir Yahudi olan Lang’ın filmleri tüm Almanlar tarafından ilgi gördüğü gibi, Hitler tarafından da ilgiyle takip edilmektedir. “Das Testament des Dr. Mabuse” ve “M” filmleri Hitler hükümetince yasaklansa da, yönetmene bizzat dönemin propaganda bakanı Joseph Goebbels tarafından Devlet Sinema Müdürlüğü önerilir. Yönetmenin en iyi filmlerinin senaryolarında da imzası olan Nazi sempatizanı eşi Thea von Harbou’ya rağmen Lang bu teklifi düşünmek için istediği bir günlük süreden faydalanarak Fransa’ya kaçar. Fransa’da, Ferenc Molnar’ın oyunundan uyarladığı Liliom’u çektikten sonra yönetmen Amerika’ya, Hollywood’a gider. Artık üretimini de Hollywood içinde sürdürecektir.

Fritz Lang’ın Hollywood serüveni…

Fritz Lang Almanya’dayken hem Weimar Cumhuriyeti’nin (Savaştan sonra Cumhuriyet ismini alır.) desteği hem de UFA stüdyolarının imkanlarıyla büyük bütçeli, bol özel efektli, destansı ve sessiz sinemanın sınırlarını zorlayan yapımlara imza atar. Hem anlatım olarak hem de filmlerinde kullandığı sinema teknikleri açısından çektiği filmler pek çok ilki de beraberinde getirir. Oysa Hollywood, yönetmene kendi memleketindeki gibi serbest bir hareket alanı tanımaz. Daha önce çalıştığı büyük bütçelere nazaran daha küçük bütçelerle filmler çeken yönetmenin Hollywood’da ürettiği filmler içinde en dikkate değerleri suç filmleridir. Toplum tarafından dışlanmış, sorunlu ve suça meyilli karakterlerin hikayelerini anlatan yönetmenin “Fury”, “Scarlet Street” ve “The Big Heat” filmleri bu dönemde çektiği en başarılı filmlerdir. Yetiştiği toplumun kaygılarını çok iyi bilen, bu kaygıları Amerikan’ın yaşadığı Büyük Bunalım dönemiyle birleştiren yönetmen; bu sayede yabancı olmadığı bir toplumsal atmosferi de yansıtma fırsatı elde eder. Franz Kafka’yla Raymond Chandler’ı tek bir potada eriten Lang; aynı zamanda sinemasının ilk zamanlarından beri sürdürdüğü yetkiyi elinde bulunduran güç odaklarıyla ve sınıfsal eşitsizliklerle ilgili eleştirilerini de bu potada harmanlamayı başarır.

Sinemaya ilk başladığı yıllardan beri birbirinden farklı türlerde filmler çeken Lang, Hollywood’da da bu geleneğini sürdürür. Yukarıda adını andığım başarılı film noir örneklerinin haricinde, The Return of Frank James ve Rancho Notorious gibi westernler, Hangmen Also Die! ve Reasonable Doubt gibi dramalar da yönetir. Bunların haricinde macera, gerilim ve gizem filmleri de yöneten yönetmen; Henry Fonda, Spencer Tracy, Marlene Dietrich, Joan Bennett, Barbara Stanwyck, Tyrone Power ve Edward G. Robinson gibi önemli oyuncularla da çalışma imkanı bulur.

Sonuç niyetine…

Yaşadığı dönemin sanatçıları gibi gördüklerinden etkilenerek ve gördüklerini kendi bünyesinde yeniden bir yaratıma tabi tutarak, bunları sanatına yansıtan Fritz Lang; bütün bunları yaparken de hiçbir zaman sinemanın estetiğinden ödün vermez. Filmlerine sinema tarihinde ilk kez kullanılan yenilikler katar. İçerik kadar biçimin de önemli olduğuna inanır. Ekspresyonizmin kaotik ve kötümser bakış açısıyla kitleleri hayrete düşürecek, onlar da merak uyandıracak ve eğlendirecek hafiflikleri de harmanlayan Lang; bu yanıyla da bir yandan toplumsal eleştirisini yaparken, öbür yandan da kitle eğlencesine hizmet eder. Filmleri yüzeyde görkemli seyirliklerdir. Ama Lang’ın seyirliklerinin hepsi bir alegoriye hizmet eder ve dikkatlice okunduğunda; aslında filmlerinin çok sivri dilli birer modernite eleştirisi olduğu fark edilir. Hitler yüzünden ülkesinden kaçarak, Fransa’ya oradan da Amerika’ya giden Lang; gittiği yerlerdeki toplumsal olayları da yakından gözlemleyerek, bunları da filmlerine dahil eder. “Dr. Mabuse, der Spieler – Ein Bild der Zeit”, “Metropolis”, “M” ve “The Big Heat” gibi bugün hepsi birer klasik olarak kabul edilen filmlerinden en çok “M”i seven ve kendisinin en başarılı filmi olduğunu söyleyen Lang; moderniteye getirdiği eleştirel bakış açısı dışında, sinema tarihine getirdiği yeniliklerle de hatırlanır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleEden Lake
Sonraki makaleDr. Mabuse, der Spieler

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK