Jean-Pierre & Luc Dardanne

Jean-Pierre & Luc Dardanne

599
0
PAYLAŞ

jean pierre luc dardenne

“Gerçek, hiçbir zaman kurgu kadar ilgi çekmez.”
(Jean-Pierre Dardenne)

Günün birinde Belçika gibi küçük bir ülkeden Avrupa’nın en başarılı filmlerini yazıp yöneten iki kardeşin çıkacağını kim bilebilirdi ki? Cannes Film Festivali gibi Avrupa sinemasına yön veren bir festivalde iki kez en büyük ödül olan “Altın Palmiye”ye uzanan Dardenne Kardeşler, hiç şüphesiz bu başarılarını gerçekçi anlatım tarzlarına borçlu. Çeşitli metrajlarda belgeseller çekerek sinemaya adımını atan ikili, daha sonra senaryo yazmaya ve kurmaca film çekmeye başlar. Filmlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen ikili, bu sayede çektikleri filmlere tamamen egemen olur.

Çekmiş oldukları belgesellerde de göçmenlik sorununa sıkça değinen ikili, ilk çıkışını da göçmenlerin Belçika’da yaşadığı sorunları anlatan “La Promesse” filmiyle gerçekleştirir. Göçmenlere kalacak yer ayarlayan, onların ülkede yaşamaları için gerekli düzenlemeleri yapan bir babanın ve oğlunun hayatlarına yoğunlaşan yapımda, merkezi nokta ise göçmenlerin yaşadığı sorunlardır. Göçmenlerin yaşam şartları olağanca gerçekliğiyle ekrana yansırken, göçmenlere yapılan muamele, dolandırıcılık ve şiddet gibi öğeler de birer birer su yüzüne çıkar. Ülkesinin önemli sorunlarından birini gerçekçi bir üslupla beyazperdeye taşıyan ikili pek çok festivalden de ödülle döner. Diğer Dardenne Kardeşler filmlerini göz önüne alırsak, kamera kullanımı “La Promesse”de daha hareketlidir ve kamera açıları daha fazla çeşitlilik arz eder. Genelde filmlerinde müzik kullanmamaya özen gösteren ikili, bu filmde bir sekans için bile olsa müziğe yer verir. Hikâyenin ana ekseni göçmen hikâyeleri ve göçmenlerin yaşam şekilleri olsa da, baba-oğul arasında yaşanan gerilim de ikilinin sıklıkla kullanacağı temalardan biridir. Filmde baba rolünü canlandıran Olivier Gourmet, daha sonra ikilinin her filminde oynayacak ve yönetmenlerin vazgeçilmez oyuncusu olacaktır.

İşsizlik, yaşam mücadelesi ve Rosetta…

“La Promesse”den üç yıl sonra yönetmenler “Rosetta”yı yönetir. Belçika’daki göçmenlerin yaşam mücadelesini anlattıktan sonra ikili, annesiyle birlikte bir karavanda yaşayan Rosetta’nın hayata tutunma çabasını ekrana taşır. Güç bela bulduğu işini kaybetmemek için elinden geleni yapan Rosetta bir de alkolik annesiyle uğraşmak zorundadır. Bir süre sonra hayatın zorlukları ister istemez Rosetta’nın karakterini de sertleştirir. Rosetta da bu zorlu şartlara ayak uydurmak için kaplumbağa kabuğuna benzer bir kabuk bağlar. Çevresindekiler Rosetta’nın kalın duvarına çarpıp geri dönerken, duvarın öte yanında Rosetta da kendi yalnızlığına mahkûm olur. Tüm dünyanın “refah toplumu” olarak gördüğü Avrupa’nın göbeğinde yaşamasına rağmen Rosetta yaşadığı yerin öyle olmadığının canlı kanıtıdır. Onun o güzel, sevimli ve çocuksu yüzü bile daha gencecik yaşında hüznü ve acıyı öğrenmiştir. Hayatın zorluğu, yüzündeki ifadede şekil bulur. Yaşadığı hayattan memnuniyetsizliğini ve hayata bir türlü tutunamamanın getirdiği öfkeyi ümitsizce annesinden çıkarmaya çalışır. Ama filmdeki her karakter aslında Rosetta gibi sınıfsal eşitsizliğin ve işsizliğin yarattığı sorunlardan korunmak için çevresine kalın duvarlar örer.

“Rosetta”da, ülkelerindeki sınıfsal eşitsizliği, işsizliği, hayatın zorluklarını ve sıradan insanların yaşam mücadelesini anlatan ikili bu filmle ilk “Altın Palmiye”sine de uzanır. Fakat kazandıkları ödülden çok, artık Dardenne Kardeşler gittikçe daha da sadeleşecek olan sinemasal üsluplarını da kabul ettirmiş olur. Hikâyedeki çatışma noktalarını, tıpkı “La Promesse”de olduğu gibi iki ayrı eksende veren ikili bu şekilde filmlerinin çift katmanlı yapısını da gözler önüne serer. “La Promesse”de göçmenlerin topluma ayak uydurma çabalarından doğan gerilim, baba-oğul özelinde kendini gösterirken, “Rosetta”da da anne-kız arasındaki gerilim, aynı zamanda birey ve toplum arasındaki gerilime vurguda bulunur. Bireyin sorunlarıyla toplumun bu sorunlardaki sorumluluğu birbirine koşut bir şekilde aktarılır.

“Le Fils” ve kusursuz bir sinematografi…

Filmleri arasında üçer yıllık zamanlar bırakan Dardenne Kardeşler, “Rosetta”dan üç yıl sonra “Le Fils”le muhteşem bir geri dönüş yapar. Çocuklarını kaybeden ve bu olaydan sonra toparlanamayarak ayrılan bir karı-kocanın hayatını, suç ve kefaret kavramları çevresinde inceleyen “Le Fils” belirtilmese de üç aşamadan oluşur. Bu aşamaları kaçış, yüzleşme ve uzlaşma şeklinde açıklayabiliriz. Oğlunu kaybeden Olivier, önce oğlunun katiliyle yüzleşmekten kaçınır fakat bir süre sonra bu yüzleşmeden kaçamayacağının farkına varır. Filmin sonunda ise iki taraf da sessiz bir uzlaşmaya razı olur. Neredeyse bir belgesel kadar sakin ilerleyen, yakın planlarla karakterleri genelde yüz hatlarıyla gösteren ve ilk yarım saatte konusuyla ilgili herhangi bir ipucu vermeyen “Le Fils”, ikilinin sinemasal olarak da en yalın filmidir. Bunun haricinde yönetmen dini referanslarla da hikâyesini güçlendirir. Olivier’in marangoz olması akla Hz. İsa’yı getirir. İşlenen suç karşısında Olivier’in gösterdiği tavır da bu referansı haklı çıkaracak cinstendir.

“Le Fils”de yönetmenler sinemasal tercihleriyle seyircileri de karakterlerin yaşamlarının içine dahil etmeyi başarır. Sürekli yapılan yakın çekimler ve omuz hizasında ilerleyen kamera ile yaratılan klostrofobik atmosfer, aslında bizlerin de bu dramın içerisine girmemizden kaynaklanır. Karakterlerin arasındaki gerginliği ve soğukluğu bu sayede bizler de yaşarız. Basit bir biçimde Dardenne Kardeşler klasik anlatının pek çok kalıbından sıyrılarak, filmi izlenen bir kurmacadan öteye taşır ve yaşanan bir deneyim hâline getirir.

“L’enfant” ve 2. kez kazanılan “Altın Palmiye”…

Özellikle “Le Fils”ten sonra Avrupa’nın en başarılı yönetmenleri arasına dâhil edilen Dardenne Kardeşler, Robert Bresson’un yalın ve sade bir dil üzerine kurduğu anlatım yapısına da iyice yaklaşır. Yönetmenlerin “La Promesse”den beri kademe kademe durulaşan ve yalınlaşan sinema dilini göz önüne alırsak, “L’enfant”ta yakalanan denge yönetmenlerin olgunluk döneminin de bir işareti gibidir. Henüz daha büyüyüp olgunlaşamamış iki gencin hikâyesinin anlatıldığı “L’enfant” aynı zamanda bebek metaforu üzerinden de karakterlerinin değişim sürecini (büyüyerek olgunlaşma anlamında) vurgular. Büyüyerek yetişkin bir birey olma yolunda karakterlerin kısa zamanda katettikleri mesafe, bebeğe sahip olma, onu kaybetme ve tekrar bebeği geri alma eylemleri arasındaki süreçte gösterilir. Çocukça oyunlarla başlayan hikâye hayattan büyük dersler alarak olgunlaşmayla son bulur. “Le Fils”teki gibi yakın plan ve omuz hizalı kamera çekimleriyle, karakterlerin geçirdiği değişim sürecine izleyiciler de ortak edilir.

“Lorna’nın Sessizliği” ve sessizliğin bedeli…

Yönetmenlere, Cannes’da “En İyi Senaryo” ödülü getiren “Le Silence de Lorna”, yine alışık olduğumuz Dardenne Kardeşler konularından birini, yani göçmenlerin yaşamını konu alır. Arnavutluk’tan Belçika’ya gelen Lorna, Belçika vatandaşı olmak için bir Belçikalı ile evlenir. Bir çete tarafından ayarlanan evlilik, aslında Lorna’nın Belçika vatandaşı olduktan sonra zengin göçmenleri de kendisi gibi Belçika vatandaşı yapmak için sergilenen bir oyundan ibarettir. Bu düzmece evlilik oyunu da küçük bir çete tarafından yürütülür. Çetenin acımasız ve katı kuralları bir süre sonra Lorna’nın hoşuna gitmez ve Lorna ile çete üyeleri arasında sessiz bir gerilim başlar. Lorna, ya sessiz kalarak cezasını çekecektir ya da çete üyelerine karşı gelecektir.

Dardenne Kardeşler’in son filmi “Le Silence de Lorna” bu sürükleyici ve merak uyandıran hikâyesinin yanında, yaşama umuduna dair de çok kırılgan dokunuşlarla özellikle başkarakteri Lorna’nın yaşadıklarını seyircilerle paylaşır. Rosetta kadar olmasa da Lorna da güçlü bir Dardenne Kardeşler karakteridir. İlk yarım saatlik zaman diliminde onun sertliği ve gereğinden fazla güçlü oluşu izleyenleri rahatsız etse de yönetmenler Lorna karakterini yavaş yavaş izleyiciye tanıtır. Her zamanki mesafeli ve soğuk yaklaşımlarıyla, Lorna’nın kendi içinde yaşadığı bütün çatışmaları olağanca çıplaklığıyla seyircilere gösterir. Toplumun baskısı, kimlik sorunu, bir türlü kurtulamadığı çete üyelerinin zorlamaları ve yalandan evlendiği Claudy’e karşı her geçen gün artan sevgisi, Lorna’nın davranışlarını şekillendirmede kilit rol oynar. Filmdeki pek çok şey, aslında Claudy karakterinin başına gelenlerle örtüşük bir şekilde ilerler. Dardenne Kardeşler bu bağlantıyı Claudy’nin zarf içindeki parasıyla sağlar. Sürekli yer değiştiren ve bir türlü harcan(a)mayan sarı zarf içindeki para, önceleri Claudy’nin uyuşturucuyu bırakma sürecindeki azmini ve kararlığını simgeler. Aynı zamanda Claudy’nin Lorna’ya olan güveninin de bir işareti olur. İkilinin arasındaki bağa gönderme yapan sarı zarf, Claudy’nin başına gelenlerden sonra yine sahipsiz kalır. Ta ki Lorna’nın umudunu simgeleyene kadar…

Sonuç niyetine…

Dardenne Kardeşler, gündelik hayatın ritmini yakalamaya ve dış mekânda dolaşmaya olanak sağlayan kameralarıyla, insani çıkmazlar, ikilemler, karşıtlıklar, hayatın zorluğu, işsizlik ve geçim derdi gibi sorunları, insan odaklı hümanist sinemalarıyla vererek izleyiciyi düşündürmeye çalışır. İşsizliğin ve yaşamanın zorluklarının her yerde aynı olduğunu gösterdikleri gibi, hümanizmi ön planda tutarak evrensel bir bakış açısı yakalar. Hayata tutunmaya çalışan bireylerin yaşadıklarını ekrana yansıtırken de ön yargılardan olabildiğince uzak durmaya özen gösterirler. Tıpkı yaşlı kıtanın usta yönetmeni Roberto Rossellini gibi onlar da toplumsal gerçekliği takip ederek, insanlara sunulan düşler yerine sokaktaki gerçek insanların yaşamlarına odaklanır. Gerçekçi anlatımları, oyuncularından doğaçlama yapmalarını istemeleri, dış mekân kullanımına ve yakın çekimlere dayanan sinematografileriyle Dardenne Kardeşler, kendi sinemasal üsluplarından ödün vermeden yollarına devam ediyor ve bir kez daha “gerçek” sinemanın ne olduğunu gösteriyorlar. Basitliğin ve sadeliğin etkileyiciliğini şiirsel bir uyumla görselleştirerek, Lumière Kardeşler’i bir kez daha anmış oluyorlar.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Dust of Time
Sonraki makaleIn Berlin
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK