Lukas Moodysson

Lukas Moodysson

610
0
PAYLAŞ

lukas-moodyson

Ingmar Bergman ve Roy Andersson’dan sonra İsveç’in en yetenekli yönetmeni olarak anılan Lukas Moodysson, yönettiği sıradışı filmlerle 1990’ların sonlarına doğru ismini bütün dünyada duyurmayı başardı. Daha 17 yaşındayken bir şiir kitabı çıkaran Moodysson, sinema dışında edebiyat ve müzikle de yakından ilgili. Sinemasını en çok etkileyen unsurların başında İsveç müziğinin ve edebiyatının geldiğini belirten yönetmen, ayrıca The Cure, Morrissey ve David Lynch’in de kendisini çok etkilediğini söylüyor. 90’larda yetişen İskandinav yönetmenler Carl Theodor Dreyer ve Ingmar Bergman’ın sinemasından çok, Lars von Trier önderliğindeki Dogma akımından etkilense de, Bergman’ın Moodysson’ın sinemasını beğendiği ve ülkesinde ona çok destek olduğu herkesçe biliniyor. Ülkesi İsveç’te “Bergman’ın veliahtı” olarak görülen Moodysson’ın sineması ise Bergman’la çok farklı kulvarlarda gidiyor. Bergman’ın özellikle Fanny and Alexander filmini çok beğenen yönetmenin sinemasının kaynakları çeşitlilik gösteriyor. Amerikan Bağımsızları’nı da çok seven yönetmen, Hollywood’un tür sinemasıyla da oldukça ilgili. Filmlerinde sık sık aralara sıkıştırdığı pastişlerle de bir anlamda Hollywood’un yayılmasında öncülük ettiği tür filmlerinin klişelerini kendi sinemasında kullanıyor. Tanıdık temaları, klişe hikayeleri ve sıradan olay örgülerini kullanmasına rağmen, bir yandan da bütün bu bilindik düzeni ters yüz eden çeşitli düzenlemelerde bulunmaktan da geri durmuyor.

1995 ve 1998 yılları arasında üç tane kısa film yöneten Moodysson, ilk çıkışını 1998 yapımı Fucking Amal’la yapar. Dogma manifestosunun ardından Idioterne ve Festen filmleriyle ilk kez manifestolarını hayata geçiren Lars von Trier ve Thomas Vinterberg’ün uluslararası alandaki başarıları Moodysson’ın çıkış filminin uluslararası alanda yeterince ses getirmesini engeller. Neredeyse dünyadaki bütün festivallerde gösterilen Fucking Amal, aynı zamanda Hollywood’un tipik gençlik filmleriyle Avrupa Sineması’nı birleştirir. Ergenlik çağındaki iki genç kızın birbiriyle olan yakınlaşmaları ve yaşadıkları bunaltıcı kasabadan bir çıkış yolu arayışları türün kalıpları esnetilerek ekrana taşınır. Hikaye çok tanıdık bir hikayedir, ama hikayenin kahramanları kadın ve erkek değildir. Henüz ergenlik çağına yeni girmiş iki genç kızdır. Hollywood’un tür sinemasındaki muhafazakar bakış açısını yeren yönetmen, bir yandan da ergenlik çağındaki gençlerin kimlik bunalımını ve çevrenin bu gençlerin gelişimindeki etkisini gösterme imkanı yakalar. Klişeleşmiş bir hikaye üzerine kurduğu film aracılığıyla pek çok konuyu eleştiren yönetmenin yarattığı görsellik ise etkileyicidir. Ana akım sinemaya ve onun dağıtım düzenine bir manifesto şeklinde başlayan Dogma akımıyla birlikte imkanları günden güne keşfedilen aktüel (hareketli) kamera Moodysson’ın çıkış filminde harikalar yaratır. Hareketli kamera aracılığıyla gençlerin içinde bulunduğu kapalı ve bunaltıcı ortamı seyircilere yaşatan Moodysson, renk ve müzik seçimleriyle de gençlerin duygularını dışarıya yansıtır. Karanlık ve soğuk kadrajlar, iki genç kızın yakınlaşma sürecinde yerini ılık ve karşı konulması son derece güç kırmızı tonlara bırakır. Arka planda çalan müzikler de gençlerin duygularına tercüman olacak cinstendir. (Örneğin Robyn Carlssson’un Show Me Love şarkısı.) Yönetmen bir gençlik filmi formülünü alıp tıpkı Dogma’da olduğu gibi ana akım sinemaya karşı gelişen bir eleştiri şeklinde kullanmıştır.

Tillsammans: Geçmişin gölgesinde…

90’ların en etkileyici çıkış filmlerinden birine imza atan Moodysson’ın bir sonraki filmi Tillsammans, yönetmenin çocukluğunda yaşadığı komün hayatıyla ilgilidir. Çocukluğunda annesiyle birlikte bir süre bir komünde yaşayan yönetmen, Tillsammans’ta belli idealler çevresinde toplanmış bir grup insanın yaşantısını anlatır. Mutluluğu amaç edinmiş, yalnız olmaktansa birlikte olmanın daha iyi olacağına inanan ve insanların değişebileceğine dair her zaman umut besleyen bireylerden oluşan ilginç bir komünün yaşamı anlatılırken, yönetmen bir yandan da dönemin sosyalist ve optimist ruh halini ekrana yansıtır. 70’ler dünyada da pek çok önemli gelişmenin yaşandığı bir dönemdir ve yönetmen bu dönemi yansıtmak için çok özel insanların toplandığı bir komünü seçer. Bu komünün yaşam tarzı, aynı zamanda bireyselliğin artmasıyla birlikte gittikçe yabancılaşan ve soğuklaşan bir toplumun da alegorik eleştirisini bizlere sunar. Filmi yüzeysel değerlendirdiğimizde, tıpkı Fucking Amal gibi “izle ve kendini iyi hisset” tarzında bir hafifliği vardır. Ama diğer yandan, yine Fucking Amal gibi ciddi söylemleri ve eleştirileri olan zengin bir alt metne sahiptir.

Lilya 4-ever: Komünizmin ve insanlığın çöküşü…

Tillsammans’tan sonra kendi deyimiyle “daha derinlere inmeye” karar veren Moodysson, bu sefer kariyerinin en karamsar ve sarsıcı filmine imza atar. Yönetmen, şiddeti ve tecavüzü izleyicilerin yüzüne vurmakla birlikte, filmin finaliyle karanlık bir tablo da çizer. Lilya daha on altı yaşındadır. Annesi ve teyzesi dışında ne bir akrabası ne bir tanıdığı vardır. Annesi de sevgilisiyle kaçıp gittiğinde, Lilya hayattan ilk darbeyi yer. Bu darbeden sonra ise, tecavüzler, dayaklar, yoksulluk ve yalnızlık peşini bırakmaz. Bütün bu olan biten karamsar tablonun arka planında ise, komünizmden kapitalizme hızlı bir şekilde evrimleşen Rusya vardır. Fakat Moodysson filminin mekanını Rusya ile sınırlamaz. Resme geniş çerçeveden bakarak, “Cennet” diye tabir edilen, kendi ülkesi İsveç’i de çekinmeden filminin aktörlerinden biri yapar. Başrolde bu iki ülke yer alsa da, Moodysson’ın esas hedefi kapitalizm ve onun insanlar üzerindeki etkileridir. Her şeyin rahatlıkla alınıp satılabileceği, yaşadığımız çürümüş sistemdir. Sistem önce bireyleri birbirine yabancılaştırmıştır. Klasik aile hızla dağılma sürecine girmiştir. Yardımlaşma yerini çıkar ilişkilerine bırakmış, insanlar kutuplaşmaya sürüklenmiştir. İşsizlik çok fazladır, emek sudan ucuzdur. Bir de küçük ve imkanları sınırlı bir kasabadaysan hayat daha da ağırlaşır. Sistemin çarkları her köşe başında seni sıkıştırırken, yaşamak için bir nedenin de kalmaz. Lilya’nın vakti gelmemiştir belki, ama yaşamak için bir nedeni de yoktur. Sistemin ve insanların bütün çirkinliklerini görmüş, bizzat bunlara denek olmuştur. Bu denek olma durumu ikircikli bir meseledir aslında. Zira Lilya bu duruma gelene kadar sürekli yanlış seçimler yapmış olsa da, doğuştan bir kere hayattan kazığı yemiştir. İlk kazığı belki de böyle bir dünya, böyle bir kasaba, böyle bir ailede dünyaya gelmek olur. Moodysson kaderi vurgulamak için, Lilya’nın Britney Spears’la aynı gün doğduğunu hatırlatır. Lilya, kim bilir belki aynı sene, aynı yerde doğsaydık ve bebekler değişseydi der… Ama bu kadercilikle de yetinmez Moodysson. Lilya’nın talihi kötü yazılmış olsa bile, kanatlanıp çok sevdiği meleklere dönüşmeden önce seçimlerini tekrar gözden geçirir. Bir film şeridi gibi seçimleri ve kısacık hayatının yanlışları gözünün önünden geçerken Lilya’nın, fark eder nerelerde yanlış yaptığını. Fark eder etmesine de… Ya doğruları yapsaydı… Sonuç farklı olur muydu acaba? Film biterken, Moodysson bu soruları da sormaktan geri kalmaz. Küçük ve masum hayalleri olan Lilya’nın onca tecavüzüne, kamerasını tecavüzcüye tutarak bizi de ortak eden Moodysson bununla da yetinmez. Bizi de sürükler, Lilya’nın hayatını ve seçimlerini sorgulamaya… Bir genç kızın yaşadığı yerden kurtulma isteği, seçimleri, kadın ticareti, Rusya’nın kapitalizme ayak uydurma çabaları, istismar edilen çocuklar, gençler, ülkeler ve hepsinin göbeğinde çürümüş bir sistem… Moodysson, Fucking Amal ve Tillsammans filmlerinde de aslında alt metninde eleştirdiği yaşadığımız sistemi Lilya 4-ever’la birlikte tam on ikiden vurur. Bu sefer eleştiri okları alt metinde değil, bizzat filmin görünen gerçekliğindedir.

The Kids They Sentenced: Göteborg Gösterileri ve Terrorists

Lilya 4-ever gibi çarpıcı bir filmden sonra Moodysson, Stefan Jarl’la birlikte 2001 yılında Göteborg’da gerçekleşen gösterileri konu alan bir belgesel yönetir. İki yönetmen, bir taraf gözetmeksizin bu protestoların arkasında yatan nedenleri belgeselde sorgular. Tarih Haziran’ın 14’ünü gösterdiğinde, İsveç tarihinde iki önemli olay gerçekleşmek üzeredir. Bunlardan ilki, ülke Avrupa Birliği Zirvesi’ne ev sahipliği yapacaktır. İkincisi de, ilk defa bir Amerikan Başkanı zirve nedeniyle ülkeyi ziyaret edecektir. Bu yüzden, zirvenin yapılacağı Göteborg’da George W. Bush’u, Dünya Ticaret Örgütü’nü, AB’nin ekonomik programlarını ve kapitalizmi protesto etmek üzere ciddi bir kalabalık toplanır. Protestolar kısa süre sonra çatışmaya dönüşür ve ülke tarihinde daha önce yaşanmamış görüntüler televizyonlara yansır. Polis gösteriler karşısında yetersiz kalınca, çareyi göstericilere ateş açmakta bulur. Yüzlerce kişinin yaralandığı ve binlerce kişinin tutuklandığı bu gösteri, kapitalizme karşı olduğu kadar Avrupa Birliği’nin özgürlükleri kısıtlayıcı yapılanmasına da yöneliktir. Şu an bile İsveç’in büyük çoğunluğu, Avrupa Birliği’nin ülkedeki iç politikaya karışması ve kişisel özgürlükleri sınırlaması nedeniyle AB’den çıkmak istemektedir.

A Hole in My Heart: Porno sektörüne içeriden bir bakış…

Kapitalist sistemin çürümüşlüğünün en büyük örneklerinden biri de, her şeyin alınıp satılabilir olmasıdır. Her şeye karşı bir talep vardır. Tükenmek bilmeyen bir enerjiyle her şey tüketime tabi tutulur. Moodysson’ın sinemasında eleştirilerin merkezi noktalarından biri de bu olgudur. A Hole in My Heart filminde, yönetmen hem tüketim çılgınlığının uç noktalarına değinir hem de porno sektöründe yitip giden insanların, bir anlamda “kayıp insanların” yaşamlarına ayna tutar. Bu sektörde çalışan insanların dramları ekrana getirilirken, her türlü duygudan yoksun alabildiğine soğuk, bencilliğin ve sömürünün hüküm sürdüğü bir arka plan da resmedilir. Bu soğuk ve duygusuz dünya içinde karakterler de gittikçe dibe vurur. Belki de tutunabilecekleri tek dal umutları ve düşleridir. Hepsi aslında sarılacak bir omuz ister, fakat bu sektörde kimse kendisinden başkasını düşünmemektedir. Kimlik bunalımı yaşayan karakterlerin insan pazarındaki edilgin rollerinin ötesinde, yönetmen hepsinin derinine inerek onlardaki insani yanları da göstermeye çalışır. Bu sayede, sektörün iç yüzü; yani insanlar üzerinde bıraktığı tahribatlar daha da açığa çıkmış olur. Moodysson diğer filmlerinde yaptığı gibi belli temalar üzerinden yola çıksa da, yine merkezine aldığı esas nokta kapitalizmin çarkları içinde sıkışan insanların ve genel olarak insanlığın yaşadığı bunalımdır. A Hole in My Heart, insanların en mahrem organlarının parçalarının bile alınıp satıldığı, her şeyin bir meta olarak kabul gördüğü, yabancılaşmanın ve soğukluğun her yanı sardığı, kaçışın sadece düşlerde olabildiği karanlık bir dünyanın gerçekçi bir betimlemesinden ibarettir. İnsanların algılarının birbirine karıştığı, kimlik bunalımının ayyuka çıktığı, gerçek ve sanal olanın birbirine geçtiği bu dünyayı Moodysson çarpıcı kurgusuyla sinemasal olarak da vurgulamaktan ve canlandırmaktan geri durmaz.

Container: Moodysson denemeye devam ediyor…

Jena Malone’un kısık bir ses tonunda, düzensiz bir şekilde konuşmasıyla ilerleyen Container, deneysel filmlerin pek çoğunda olduğu gibi klasik anlatının kurallarıyla ilgilenmeyen bir çalışmadır. Önce Moodysson’ın düşüncelerini yansıttığını tahmin ettiğimiz monologlarla açılan film, daha sonra konuşmalardan bağımsız görüntüler ve imgelerle farklı bir boyuta geçer. Dinle ilgili konular, tüketim çılgınlığı ve popüler kültür üzerine Moodysson’ın rastgele düşünceleri şeklinde başlayan monologlar, daha sonra iki karakterin çeşitli mekanlarda dolaşmasıyla birer düşünceden çok sayıklamaya dönüşür. Sözler yerini imgelere bırakırken, klasik anlatının bütün kalıplarından sıyrılmış, bir amaç ifade etmese de bir zihin akışını şiirsel bir kompozisyonla beyazperdeye taşıyan avangart yanı kuvvetli bir film karşımıza çıkar.

Container’dan üç yıl sonra çektiği ve şimdilik son Moodysson filmi olan Mammoth ise, yönetmenin Amerikalılarla çalıştığı ilk filmi. İlk kez 10 milyon dolar gibi büyük bir bütçe ve Gael Garcia Bernal ve Michelle Williams gibi önemli oyuncularla çalışan yönetmen, filmde New York’ta yaşayan başarılı ve saygın bir adamın Tayland’a uçarken bir anda yaşamını değiştirmeye karar vermesini anlatıyor. Çekimleri 4 farklı ülkede gerçekleşen film, Berlin Film Festivali’nde de “Altın Ayı” için yarışan filmlerden biriydi.

Sonuç niyetine…

Küreselleşme, kapitalizm, yabancılaşma, tüketim kültürü, çürüme ve değişen insan ilişkilerine vurguda bulunan ve kullandığı bu temaları eleştirel bir alt metinle izleyicilere yansıtan Moodysson, karakterlerine gösterdiği duyarlılıkla da öne çıkar. Dünyanın çürümüşlüğünü yaşayarak öğrenen Moodysson karakterleri, yönetmenin her filminde tekrarlandığı üzere, insanların kötü olduğunun, hayatın yalnız ve üzücü olduğunun farkındadır. Buna rağmen, yaşam bırakılmayacak ve vazgeçilmeyecek kadar da güzeldir. Onun yaşama karşı olan bu umut dolu tavrı, pek çok kez karakterlerine de yansır. Moodysson karakterleri sıkışmış ve çürümüş sistem içinden bir şekilde çıkmaya çalışır. Bu çaba, hem sistemin eleştirisi için bir zemin hazırlar. Hem de Moodysson filmlerinin hüzünlü atmosferini bir nebze de olsa yumuşatır. Yönetmenin filmografisine baktığımızda, eleştiri oklarını yavaş yavaş sivrilttiğini görürüz. Fucking Amal ve Tillsammans’ta alt metinde olan eleştiriler, Lilya 4-ever ve A Hole in My Heart’ta filmlerin biçemiyle birlikte insanların zihinlerinde yer edecek kadar çarpıcıdır. Michael Haneke’nin yaptığı gibi, Moodysson da edilgin bir güruhu eleştirirken, onları sarsarak eleştirme yoluna gider. İlk iki filminde bu yolu izlememiş olsa da, gittikçe eleştirilerinde sesini yükseltecektir.

Filmlerinde yarattığı karakterler kadar arka plana da büyük önem veren yönetmen; filmlerinin eleştiri merkezlerinde yer alan siyasi ve toplumsal olayları da hatırlatmaktan geri durmaz. Tillsammans’ta bir komün yaşantısını ekrana getirmesine rağmen, 70’lerin siyasi ve toplumsal atmosferi son derece canlıdır. Lilya 4-ever’da komünizmin çöküşünden sonraki Rusya, yönetmenin tercih ettiği mekanlarla birlikte ekranda görselleşerek, çöküş ve değişim vurgulanır. Dijital kameranın olanaklarını çok iyi kullanan Moodysson, filmlerinde yarattığı görsel kodlarla da karakterlerinin içsel dünyalarını seyircilere yansıtmayı başarır. Etkileyici görselliğini, seçtiği yerinde müziklerle de destekleyen yönetmen; bu sayede sinematografisinin de en temel özelliklerini imlemiş olur. Moodysson’ın sineması, biçimin içeriği tamamladığı, sinematografinin göz boyayıcı özellikler taşımadığı, tersine sinemasal bütün öğelerin içeriğin açılımına hizmet ettiği bütünlüklü bir sinemadır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Lukas Moodysson’ın Top 10 Filmi

1) The Bicycle Thief (Vittorio De Sica, 1948)
2) Fanny and Alexander (Ingmar Bergman, 1982)
3) Gummo (Harmony Korine, 1997)
4) La Haine (Mathieu Kassovitz, 1995)
5) The Last Picture Show (Peter Bogdanovich, 1971)
6) The Mirror (Andrei Tarkovsky, 1975)
7) On the Waterfront (Elia Kazan, 1954)
8) Riff-Raff (Ken Loach, 1990)
9) Secrets & Lies (Mike Leigh, 1996)
10) Where is My Friend’s House? (Abbas Kiarostami, 1987)

 

PAYLAŞ
Önceki makaleAmator
Sonraki makaleBloody Sunday

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK