12 Angry Lebanese

12 Angry Lebanese

486
0
PAYLAŞ


12 Kızgın Adam’ı bilmeyen yoktur; Reginald Rose’un aynı isimli oyunundan Sidney Lumet tarafından 1957 yılında beyazperdeye taşınır ve gösterilir gösterilmez klasik hâline gelir. Bütün delillerin suçlu göstermesine rağmen, aslında suçsuz olan bir adamın hikâyesini anlatan oyun/film, adalet kavramını ve adaletin nasıl belirlendiğini tartışır. 12 Kızgın Adam, temelinde bir meselesi olan kurmaca bir yapıdır ve bütün kurmaca, insan tarafından verilen adaletin muğlaklığını ortaya çıkarmak üzerine kuruludur. Oysa aynı oyunun serbest bir uyarlamasını konu alan 12 Kızgın Lübnanlı, bunun çok daha ötesine geçmeyi başarıyor.

Batılı bir gözün seküler adalet kavramının yanına, 12 Kızgın Lübnanlı Doğu’nun kendine has adalet, kader ve ahlâk anlayışını da eklemliyor ve suç/ceza denklemi farklı bir boyut kazanıyor. Roumieh Hapishanesi’nde kimi idama mahkûm kimi ise ömür boyu müebbet cezasına çarptırılmış tutukluların da içinde yer aldığı bir grup mahkûmun bir tiyatro oyunu sergilemek üzere toplanmasıyla başlayan hikâye, katman katman açılarak kurmacanın sınırlarını yıkıyor. 12 Kızgın Adam’ın kurmacanın sınırları içinde yarattığı mükemmel kurgu, 12 Kızgın Lübnanlı’da gerçek hayat hikâyeleriyle kurmacanın “sınırlı” dünyasından uzakta bir yerde kendisini konumlandırıyor. Tutukluların her biri oynadıkları role kendi hayatlarından yaşanmışlıklarını katıyor ve karakterlerini “gerçek”leştiriyor bir anlamda. Bir idam mahkûmunun yaşadığı psikozu ya da mübbet hapis cezasına çarpıtılmış birinin içine düştüğü bunalımı tiyatro oyunundaki karakterine taşıması, adalet nedir, nasıl olmalıdır sorusunun çok ötesine geçiyor. 12 Kızgın Lübnanlı yasaların ötesinde farklı bir adalet kavramının ve hak hukuk arayışının olduğu bir alana götürüyor bizi. Bu, Batılı anlamda klasik Dostoyevskiyen vicdan muhasebesi ya da Lumet’in filminde olduğu gibi bir adalet sorunsalı değil, bir insanın kendi kaderine karşı çıkmaya çalışmasının mücadelesi aynı zamanda. Mahkûmlara verilen ikinci şans, bu yüzden bizler için “öteki”ne yakınlaşma yolunda atılmış basit bir adımken; mahkûmlar için varoluşlarını yeniden ifade etme ve kendilerini farklı bir biçimde kurma anlamında da yeni bir yolun açılmasına imkân tanıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com
PAYLAŞ
Önceki makaleYılmaz Güney Memleketinde Hâlâ “Kral”
Sonraki makaleMama Africa
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK