Senna

Senna

512
0
PAYLAŞ


Senna, tüm zamanların en iyi yarış pilotu olarak gösterilen Brezilyalı Ayrton Senna’nın, 70’lerin sonunda karting yarışları sayesinde Avrupa’ya açılmaya başlamasıyla, 1 Mayıs 1994’te İtalya’nın Bologna kentindeki yarışlarda trajik bir kazayla ölümü arasındaki dönemi anlatan etkileyici bir belgesel. Kariyerinde pek de önemli filmler bulunmayan İngiliz yönetmen Asif Kapadia’nın derleyip toparladığı görüntülerin kronolojik kurgusu, baştan sona heyecan dolu kurmaca bir yükseliş öyküsü izliyor hissi vermekte. Yakışıklı başrol oyuncusu, kötü adamı, dramatik virajları, duygusal anlarıyla benim diyen spor/aksiyon bir yapımdan hiç farkı yok. Çünkü her şey gerçek ve üzerinde fazla oynamalar yapılamayacak kadar da samimi.

Toleman (1984), Lotus (1985-1987), McLaren (1988-1993) ve Williams (1994) takımlarında yarışmış, 34 yaşında ölmeden önce üç kez Formula 1 şampiyonluğu kazanmış, ünü Formula 1 sınırlarını aşmış, özellikle ülkesi Brezilya’da efsanevi bir halk kahramanına dönüşmüş olan Senna’nın, yarış odaklı yaşam öyküsündeki dramatik malzemeyi Asif Kapadia’nın ve senaryo hanesinde adı geçen Manish Pandey’in en iyi biçimde değerlendirdiği söylenebilir. Film, bazı biyografi beklentilerinden biraz farklı biçimde Senna’nın doğumundan, çocukluğundan, okul hayatından sekip kendini şişirmeden direk Senna’nın adını ilk kez ciddi biçimde duyurduğu 1978’deki karting şampiyonasından başlıyor. Çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi, saf yarışçılığı, saf mücadeleyi öğrendiği, kazanana para verilmediği, bu yüzden para ve politikaların olmadığı gerçek yarışçılığı buradan öğrenmiş olduğu gerçeği onu daha farklı bir konuma yerleştiriyor.

Lotus takımında parlaması, ardından beş parlak yıl geçireceği McLaren takımına geçmesiyle dünyaca ünlü bir yarışçıya, bir fenomene dönüşmesini adım adım izleyen film, Senna’nın çocukluğuna, özel hayatına ait önemli şeyleri birkaç cümle ve görüntüyle geçiştiriyor görünüyor. Aslında Senna’nın yarışçı kimliği dışında kalan şeylerle gereksiz duygu sömürüsü yapmamaya, şan, şöhret ve paranın getirdiği ufak tefek değişimlerin Senna’yı etkilemediğinin altını çizmeye çalışıyor. Gerçekte alçakgönüllü, utangaç, yardımsever bir kişilik olduğu için de bu tip şeylerin altının fazla çizilmesine gerek kalmıyor bir yerde. Özellikle memleketi Brezilya’nın o dönem içinde bulunduğu son derece zor ekonomik şartlarda halkın en büyük moral kaynağı olması, sokaktaki insanın da dediği gibi “Brezilya’nın başına gelen en güzel şey” addedilmesi, başarılı bir sporcu profilinin yanına iyi bir insan tanımının da eklenmesini sağlıyor.

Senna belgeseli, bir yıldızın yükseliş öyküsünü anlatırken, elindeki arşiv malzemesinin genişliğini en iyi biçimde kullanmasıyla dikkat çektiği gibi, birçok belgeselde rastladığımız anlatıcı konumundaki insanların konuşurkenki görüntülerini değil, sadece seslerini ve isimlerini ekrana yansıtarak temposunu yitirmiyor. Anlatıcıların görüntüsünün ekrana yansımasında olumsuz bir taraf yok tabiî. Fakat sözkonusu bir yarışçı ve onun heyecan dolu yarışlarından derlenmiş gerçek arşiv görüntülerinden, pilot kabini çekimlerinden, farklı ruh hallerini yansıtan yüz ifadelerine yakın girmiş kadrajlardan oluşunca kurgu ve gerçek arasındaki çekicilik daha da artıyor. Formula 1 gibi dünya çapında popüler bir organizasyonun neredeyse her saniyesinin filme alınmasının sağladığı avantajı Asif Kapadia’nın değerlendiriş biçiminde hazıra konma hissine de kapılmak mümkün. Ama belgeseli çekilecek bir kişi veya olayın arşiv görüntülerinin fazlalığı, yönetmene her zaman avantaj sağlar diye bir yargı da geliştirilmemeli. Zira o görüntülerin seçimi ve kurgusunu dramatik hale getirmek de çok önemli bir belgesel beceri gerektiriyor. Kapadia’nın kapasitesi de kendini burada belirginleştiriyor.

Üç dünya şampiyonluğu kazanmasına rağmen o günlerde yaşadığı yarış heyecanını sessiz sakin, ama hissedilir biçimde yaşadığı görülen Senna’nın etrafı başka sorunlarla da çevrili. En önemli rakibi olan sevimsiz Fransız pilot Alain Prost’un kıskançlığı, aynı sevimsizlikteki dönemin FIA başkanı Jean-Marie Balestre’nin yanlı tutumu ve alıştığı sürüş tekniğini olumsuz yönde etkileyen fren basıncı ile süspansiyonu ayarlayan anti-patinaj sistemine getirilen yasak, Senna’nın adaletsiz yarış kurallarına muhalif tavrını da yansıtan unsurlar olarak ortaya çıkıyor. Fakat Senna bu tavrını rakiplerini rencide etmeden, polemik yaratmadan, çoğunluğun ortak paydada buluşabileceği mantıksal açıklamalarla dile getiriyor. Çünkü büyük paraların döndüğü, insanların birbirlerinin ayağını kaydırmak için fırsat kolladığı bu kurtlar sofrasında dürüst kalabilmek için en büyük erdemin kişiliğinden ödün vermemek olduğunu, hayatının ve yarış kariyerinin her döneminde gösterdiği mütevaziliğiyle kanıtlıyor.

Geçirdiği trajik kazanın ardından yaşanan şok ve sonrasındaki dramatik cenaze töreni, hayati tehlikesi en fazla sporlardan biri olan araba yarışlarının tam olarak hangi amaca hizmet ettiğini de sessiz sedasız sorgulatan tarifi güç bir öfke/hüzün dalgası yaratıyor. Tabiî bu sorgulatma duygusu, benim gibi Formula 1 yarışlarına en ufak bir ilgisi olmayanlar için çok daha belirgin bir durum. Kendinizi Senna gibi azimli, dürüst, yardımsever, temiz, sevimli, naif bir kişiliğin ne uğruna canından olduğuna kafa yorarken buluyorsunuz. Verdiği röportajlar sayesinde aslında direksiyon salladığı yol hakkında kendi ağzından çeşitli mesajlar içeren bir şeyler duyma fırsatını bir nebze elde ediyoruz. Bunların en etkili olanlarından biriyse şu cümlelerde saklı:

“Öğrenme sürecimin yavaşladığını hissedersem mutsuz olurum. Bunu sadece kariyer ve yarışçılık açısından değil, insan olarak da söylüyorum. Pilot olarak öğreneceklerimden çok insan olarak öğreneceklerim var. Kariyerim daha uzun süre devam etmeyebilir. Ama umarım hayatım uzun sürer.”

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleDrifting Clouds
Sonraki makaleDay Night Day Night

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK