Day Night Day Night

Day Night Day Night

385
0
PAYLAŞ


19 yaşında kimliği, uyruğu, nereden geldiği belli olmayan bir genç kız Uzakdoğulu bir adam tarafından havaalanından alınarak bir otele yerleştirilir. İngilizce’yi aksansız konuştuğu için etnik geçmişine dair bir tahminde bulunamayız. Burada cep telefonuyla sürekli talimatlar almaktadır. Ayrıca otel odasına üç maskeli adam gelmekte, kızın giyim-kuşam, yeme-içme ihtiyaçlarını karşılamakta ve bir yandan da ona sahte kimliği ile ilgili bilgiler ve başka talimatlar yüklemektedirler. Bu genç kız, Times Meydanı’nda intihar bombacısı olmak üzere hazırlanmaktadır. 48 saat sonunda kanlı bir terör eyleminin suçlusu olmak için ölüme doğru yola çıkarken, bir yandan da kendi içinde, yapacağı eylemin sorgusunu yaşamaktadır.

Cannes, Chicago, Montréal, Woodstock gibi festivallerden ödülle dönmüş olan Day Night Day Night, 1969 Rusya doğumlu kadın yönetmen Julia Loktev’in 1998 yılı yapımı Moment Of Impact belgeselinin ardından çektiği ikinci filmi. Amerikan-Alman-Fransız ortak yapımı film, eskiden sadece Japon savaş pilotları Kamikaze’lerden dolayı bildiğimiz, günümüzde ise özellikle Ortadoğu’nun kaos ortamında farklı motiflerle tekrar dirilmiş, yüzlerce can almış intihar saldırılarına, bu defa saldırganın omuzlarından bakmaya çalışan ürkütücü bir dram. Loktev’in filminde günümüz sinemasının çağdaş duayenlerinin etkilerini görmek mümkün. Mesela bana kimi zaman Michael Winterbottom’un belgesele yakın kurgusunu, Gus Van Sant’ın karakterin ardından yürüyen kamerası yanında, yine sade ve ürkek hamlelerini, Michael Haneke’nin kilitlendiği anda beynimizde filmle alakalı düşünce fırtınası yaratan sabit planlarını fazlasıyla anımsattı. Elbette genç bir sinemacı olarak Julia Loktev’in bu beslenişi gayet anlaşılır bir durum. Fakat Loktev, belki de bu ustalardan aldığı harçlıklarla kendi küçük işini kurup üretken olma iyi niyetiyle kendi ayakları üzerine basmasını biliyor. Seyirciye, merkeze yerleştirdiği canlı bomba hüviyetindeki genç kızın havaalanından alınışı ile eylemi gerçekleştireceği ana kadar geçen, filme de adını vermiş 48 saati ayrıntılı biçimde aktarıyor.

Filistin yapımı Paradise Now ve Stephen Gaghan’ın çektiği Syriana’daki intihar eylemcilerine bakışın sahiciliğini Day Night Day Night’da da fazlasıyla görüyor olmamıza karşın, saydığım bu iki filmde yer alan isimli cisimli, sebebi, motifi belli karakterlerin arka planlarını burada göremiyoruz. Bu da çok farklı bir canlı bomba profili izlememizin önünü açıyor. Adı, kökeni, neden seçildiği, onu kimlerin seçtiği hiçbir şekilde zikredilmiyor. Bu bilinmezliğin esrarı ile yürüyen film bize uzun süre genç kızın otele yerleştikten sonraki rutinini göstermek suretiyle, avcı kimliğinde aslında birer av olan bu insanların psikolojilerine daha yakından bakmanın altyapısını hazırlıyor. Politik bir zemine oturtulmamış da olsa, gerek filmdeki ufak tefek ipuçlarından, gerekse bu ipuçlarının bize çağrıştırdığı adreslerden birtakım çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Aslen Julia Loktev bu filmiyle bizden herhangi bir çıkarım, tahmin veya adres tarifi beklemiyor sanki.. Onun muhtemelen tek istediği, kurban olarak seçilmiş genç bir kızın içinde bulunduğu tüyler ürperten çıkmazı yakın plan alarak meramı ne ise bu yolla dile getirmek. Genel anlamda intihar saldırılarının trajik sürecini belki de en iyi bu şekilde isimsiz bir birey ve onun iç hesaplaşması kanalıyla yansıtabiliriz. Day Night Day Night’ın rotası da bu yönde.

Canlı bomba psikolojisi hakkında ne düzeyde bilgi sahibi olduğumuz tartışılır. Ama Loktev’in yarattığı anti-kahraman ve onun ölüm yolunda yaşadığı strese ortak olduğumuzu rahatlıkla hissedebiliriz. Otel odasındaki yalnızlığı, banyo yapması, koltuk altını temizlemesi, tırnaklarını kesmesi, dişlerini fırçalaması gibi günlük faaliyetleri, onu izleyenlere biraz daha yakınlaştırıyor. Şimdi bu gayet sıradan faaliyetler mi bizi ona yakınlaştırıyor diye düşünebilirsiniz. Ancak, bir intihar eylemcisi ile hergün karşılaşmıyor, bırakın onun iç dünyasını, günlük sıradan eylemlerinin bile normal insanlarınki ile benzerliğinin farkında olamayabiliyoruz. Bizim için belki de uzaylı gibi olan bu kişilik yapısı ile aramızda kurulan paralellikler, onların sadece talihsiz birer maşa oldukları gerçeğiyle yüzleşme sağlıyor. Üstelik bu kızın bize gram gram sunulan karakter yapısı da bu gerçekliği destekliyor.

Saldırıyı organize eden maskeli adamlarla otel odasında yerine getirdiği tuhaf seremoniye bir çocuk masumiyetiyle boyun eğmesi, kendisine söylenen pizzayı yalnız yemek istememesi, sırtındaki bombayla kalabalığa karıştığında belki tekrar tadamayacağı abur cuburlar satın alması, ne uğruna bu emele alet olduğunu bile bilmeyen kız ile empati kurulmasını daha da kolaylaştırıyor. Arada bir de olsa yapacağı eylemi sesli biçimde sorgulamaya kalksa da sonuçta elma şekeri yiyerek sırt çantasında bomba taşıyan yıkanmış bir beyinden söz ediyoruz. Eylemci kızın otel odasındaki fırtına öncesi yalnızlığıyla, bomba yüklü bir şekilde kalabalığa karıştığı andaki yalnızlığı, her iki durumda da izleyeni diken üstünde tutuyor. Ağır bir tempo, büyük ölçüde bu gerilime hizmet etmekte. Sabit planlar, zaten hiç müzik kullanılmayan filmin sessizliğini veya doğal şehir gürültüsünü anlamlı kılıyor. Sessizliği bozan, bazen sadece bizim düşüncelerimiz bile olabiliyor. Fakat kızın ilk eylem girişimini izlediğimiz öyle bir sahne var ki, o kalabalık içinde bile artık tüm sesleri susturan Loktev, seçilmiş bir kurbanın trajedisine olağanüstü bir vurgu yapıyor.

Filmin hemen hemen her karesinde görünen eylemci kız rolünde New York doğumlu Luisa Williams, altları morarmış olmasına rağmen çakmak çakmak bakan renkli gözleri ve tedirgin vücut diliyle oldukça tehlikeli bir dış görünüme sahip. Ama zamanla bu postun altında ürkek bir ceylan olduğuna dair son derece ikna edici bir rol sergiliyor. İçi ve dışının ironik sunumu, belki de Williams’ın ilk filmi olmasının verdiği amatör ruhla birleşince gerginlik, korku, sakarlık, yalnızlık duyguları izleyene çok rahat geçiyor. 650 kız arasından bu role seçilen Williams için gayet iyi bir başlangıç sayılabilir. Filmin başında yapılan duamsı ilginç replikler ile daha en baştan kısa bir ölüm anatomisi yapan, sonrasında ise klostrofobik ruh haline hem film olarak kendisini, hem de izleyiciyi hapsetmeyi başarabilen Day Night Day Night, biraz çaba gerektiren, o çabanın sonucu alındığı vakit tıpkı ucunu ardına kadar açmış finalinde olduğu gibi insanı derin düşüncelere sevkeden başarılı bir bağımsız.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSenna
Sonraki makaleThe Skin I Live In

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK