Carlos Reygadas

Carlos Reygadas

898
0
PAYLAŞ



“Gerçek sinema müziğe daha yakındır. Müzik hiçbir şey söylemez, sadece bazı duyguları nakleder.”
Carlos Reygadas
Meksika sineması uzun süredir uluslararası alanda başarılı yapımlar ve yetenekli yönetmenler çıkarıyor. Carlos Carrera, Alfonso Cuaron, Alejandro Gonzalez Inarritu ve Guillermo del Toro bu yolda bayrağı sırtlamış gözüküyor. Yeni dönem Meksika sinemasından Carlos Reygadas gibi bir başka yetenekli yönetmen de yaptığı minimalist sinemaya rağmen ismini bu dörtlünün yanına yazdırmış durumda.
Büyüleyici Bir İlk Film: Japonya
Şehir yaşamının keşmekeşinden bir türlü kurtulamayan, modern yaşamın sırtına yüklediği yükleri artık kaldıramayan ve huzur arayan orta yaşlı bir ressamın ölüme doğru yaptığı yolculuğu anlatan Japonya (Japon); simgesel dili, dini referansları, mistik müzikleri ve yapmış olduğu göndermelerle de başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada dikkatleri üzerine toplar. Tıpkı Abbas Kiarostami’nin Kirazın Tadı (Taste of Cherry) filmindeki gibi intihar etmeyi planlayan isimsiz başkarakter, ölüme doğru yapmış olduğu yolculuk sırasında yaşamın aslında ölümle kutsandığının farkına vararak intihar etmekten vazgeçer. Doğaya yakınlaşarak ve hayatını daha basite indirgeyerek yüklerinden ve kafasını meşgul eden sorumluluklarından kurtulan başkarakter, doğaya yakınlaştıkça içgüdülerine karşı koymayı bırakır ve kendisini özgürleştirir.
Japonya, yaşam ve ölüm üzerine çekilmiş konusuz bir belgesel gibidir. Konu olmadığı gibi başkarakterin ismi ve geçmişi de yoktur. Dini motiflerin bolca kullanıldığı, diyaloglardan çok görüntülerle derdini anlatan, hikâyeden çok anlatım yapısıyla dikkat çeken ve minimalist sinemanın sınırlarını zorlayan Japonya, ilk elden Tarkovski ve Bresson gibi önemli yönetmenlerin sinemasını akla getirir. Özellikle Reygadas’ın filminde ölümü olağanca sadeliğiyle ekrana yansıtışı, bir başka Meksikalı olan ve Alejandro Gonzalez Inarritu’nun Paramparça Aşklar ve Köpekler (Amores Perros), 21 Gramsve Babel filmlerinin de senaryosunu yazan Guillermo Arriaga’nın da sıkça kullanmış olduğu “ölümün farkındalığı”nı işaret eder. Bu farkındalık hali ise modern yaşamın ölümü inkâr edişine ve mekanik olarak devam eden yaşamlarımızı yeniden düşünmemize olanak sağlar. Hayatı olağanca sadeliğiyle kavrayan, insanın geçirdiği ruhsal değişimi anlatmaya çalışan, bunu yaparken de yaşamın ve ölümün farkındalığını hissettirme gayretinde olan Japon, final sekansı ve filmde kullanılan Arvo Part müzikleriyle de kuşkusuz Tarkovski’yi ve onun İz Sürücü(Stalker) filmini selamlar.
“Bizim ne kadar doğal olduğumuz önemli değil. Biz sürekli kendi kendimize rol yapıyoruz.
Ama bedenlerimiz rol yapmıyor.” – Carlos Reygadas
Reygadas İzleyicileri İkiye Bölmeye Devam Ediyor
Özellikle Avrupa’da büyük yankı uyandıran ilk filminden sonra Reygadas’ın ikinci filmi de merakla beklenmeye başlar. Aradan geçen üç yıldan sonra Reygadas yine senaryosunu kendi yazdığı Cennette Savaş (Batalla en el Cielo) ile izleyicileri bir kez daha ikiye bölen bir filme imza atar. Daha filmin giriş sekansında, yaşlı ve şişman bir adamla genç ve güzel bir kızın oral seks sahnesi, seyircilere de bir nevi uyarı niteliğindedir. Mexico City’de yaşayan, bir generalin özel şoförlüğünü yapan ve alt sınıfa mensup Marcos ile özel şoförlüğünü yaptığı generalin üst sınıfa mensup güzel kızı Ana arasında yaşananları konu alan film, sınıf çatışmasına, içsel dengesini kaybeden bir adamın ruhsal çöküşüne, eşitsizliğe, militarizme ve daha pek çok konuya eleştiri oklarını yöneltir.
Sosyal hayatında sürekli aşağılanan, ikinci sınıf bir insan olarak görülen, itilip kakılan ve kendini hep değersiz hisseden Marcos’un gittikçe sessizleşmesi filmin gerilimini arttırırken, diğer yanda Ana’nın şımarık ve rahat yaşamı, sosyal tabuları hiçe sayan vurdumduymazlığı karşıt güçlerin savaşının da habercisi gibidir. Marcos ve Ana’nın cinsel birlikteliği ve bu olaydan sonra Ana’nın aynı kayıtsızlık içinde Marcos’a yüz çevirmesi ise bir savaşın belki de ilk habercisi olur. Oysa pek çok şey gibi cinsel birlikteliğin de sınıflara göre farklı anlamları vardır. Marcos bu birliktelikle hep özlemini kurduğu üst sınıfa geçeceğini düşünürken, bunun peşi sıra gelen hayal kırıklığı ve televizyonda Pumas’ın şampiyonluğu sonrasında spikerin “Bu bizim için fantezi gibi, bu başımıza gelen en iyi şey.” sözleri fitili ateşleyen son kıvılcım olur.
Cinselliği, filmdeki çatışma alanlarını vurgulamak için kullanan Reygadas, karakterlerini detaylı çözümlemeler eşliğinde vermeden, onları mensup oldukları sınıfların birer prototipi şeklinde sunar. Karakterlerin kişisel husumetlerinden çok, daha derin sınıfsal çatışmalara vurgu yapar. İlk filmindeki gibi belgesele yakın izlenimci kamerası, uzun plan sekanslar ve Gus Van Sant’ın Fil (Elephant)’de yaptığı gibi karakterlerin eylemden önce ve sonra yaşadıklarını, onların çevrelerinde dolanarak veren yönetmen, oldukça sarsıcı bir filme de imza atar. Sınıf çatışmaları üzerinden, günah, din, vicdan azabı gibi konuları da filminde sorgulayan Reygadas, bu filmiyle Cannes’da Altın Palmiye için de yarışır. Fakat ilk filmiyle Altın Kamera ödülü kazandığı Cannes’ta bu sefer genel kanaat filmin çok kışkırtıcı ve saldırgan olduğu yönündedir. Yönetmenin yine şiirsel bir görsellik yakaladığı ve simgeselliği başarıyla kullandığı vurgulanırken, filmde kullanılan cinsel içerikli ve şok edici şiddet sahnelerinin varlığı pek çok izleyiciyi çileden çıkarmaya yetmiştir. Ödül almasa bile festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri olan Cennette Savaş, yönetmenin tarzını oturtmaya başladığını ve ilk filmiyle üzerine yapışan “auteur” yaftasının da boşuna olmadığını gösterir.

Dreyer’e Selam
Yönetmen sonraki filmi Sessiz Işık (Stellet Licht)’da simgesel ve minimalist anlatımını en üst seviyeye çıkararak, başta çerçeve içinde yakaladığı çerçeveler olmak üzere, doğal yaşamdan ve kullanmış olduğu mekânlardan elde ettiği görüntüler aracılığıyla insan duygularının izdüşümlerini ekrana yansıtır. Meksika’nın kırsalında geçen hikâyede; Johan güzel karısı ve birbirinden güzel çocuklarına rağmen, bir başka kadınla ilişki yaşar. Bu ilişkisini bir türlü biterez ve bu ilişki aracılığıyla kendi doğasını da sorgulamaya başlar. Reygadas filminde aşk, evlilik, kader, ölüm ve zaman üzerine oldukça hüzünlü bir film kotarırken, sinemasından etkilendiği bir başka usta Carl Dreyer ve onun Ordet filmine de selam gönderir. İki kadın arasında kalan Johan’ın başına gelen olayı yorumlayış tarzı, inancı sorgulayışı ve filme nüfuz eden dini motifler Ordet’le arasındaki sıkı ilişkinin somut örnekleridir.
Sessiz Işık bütün bu özelliklerinin dışında, finaliyle de oldukça ilginç bir yerde durur. Özellikle zamanın geri getirilemeyişi üzerine yapılan konuşmadan sonra, bozuk saatin yeniden kuruluşu ve bunu izleyen mucizevi sahneler filmin zamanla ilgili derdini de ortaya koyar. Zaman bir yerde durur ve hikâye akmaya devam eder. Saat düzelirken, zaman da düzelir. Doğal ışığın filme kattığı saflık, karakterleri izleyen kamera ve filmin sinema derslerinde gösterilecek derecede kusursuz finali Sessiz Işık’ı büyüleyici kılmaya yetmektedir.
Tarkovski filmlerini izledikten sonra yönetmen olmaya karar veren Reygadas, bugün başta kendi ülkesi Meksika olmak üzere tüm dünyada sinema izleyicilerini ikiye böler. Ülkesinde kimi insanlar onunla ve filmleriyle gurur duyduklarını ifade ederken kimileriyse Reygadas’ın sinemasının Meksikalılarla ve Meksika sinemasıyla birlikte düşünülmemesi gerektiğini savunur. İşin Meksika kısmı tabii ki bizi ilgilendirmiyor, fakat şu bir gerçek ki Reygadas’ın sineması klasik anlatı kalıplarını reddeden, bir hikâye anlatmaktansa bir duygu yaşatmayı tercih eden, bu özellikleriyle de ana akım filmlere alışık izleyiciye ters gelebilecek bir sinema. Yine de bu sene 32. İstanbul Film Festivali’nde retrospektifi gösterilecek Carlos Reygadas’ı ve sinemasını keşfetmekte yarar var. Yönetmenin festivale gelerek bir de sinema dersi vereceğini de hatırlatalım.
Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleYedi Psikopat Vizyona Giriyor
Sonraki makaleHaneke DVD Seti Çıktı

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK