Dagur Kari

Dagur Kari

801
0
PAYLAŞ

İzlandalı yönetmen Dagur Kári Pétursson, 1973’te Paris’te doğdu. Ailesi, o üç yaşındayken İzlanda’ya taşınan Kári’nin babası ünlü yazar Pétur Gunnarsson’dur. Üniversite öğrenimine dek İzlanda’da yaşayan Kári, üniversiteyi Danimarka’da, mezunları arasında Lars Von Trier, Bille August, Christoffer Boe’nin de olduğu National Film School of Denmark’da okudu. 1999’da mezuniyet için çektiği kısa filmi Lost Weekend ile birçok ulusal ve uluslararası festivalde toplam 11 ödül alarak kariyerine iyi bir başlangıç yaptı. İki kısa filmin ardından, iki uzun metrajlı film ve birkaç yönetmenle ortaklaşa çektiği bir film de dahil toplamda altı çalışmaya imza atarak kendine has bir tarz oluşturmayı başaran Kári, en çok etkilendiği yapımlar olarak Seinfield ve The Simpsons gibi uzun soluklu sitcomları gösterir.
Aynı zamanda müzisyen olan, fotoğraf çeken ve yazan Kári, 17 yaşında İzlanda’da bir festivalde Jim Jarmusch and Aki Kaurismäki gibi bağımsız yönetmenlerin filmlerini izledikten sonra film çekmenin asıl istediği şey olduğunu anlayıp, senaryo yazmaya başlar. Üniversiteden önce de bir televizyon kanalında iki yıl çalışır. 35 dakikalık, art-house mezuniyet filmi Lost Weekend’in bu kadar ilgi görmesi kendisini de çok şaşırtır ve ardından beş yönetmenin çektiği kısımlardan oluşan Villiljós (Dramarama, 2001)  filmi gelir.

Filmlerini tek tek ele almadan önce, yönetmenin tarzına değinecek olursak, daha sonraki üç filminde de benzer temalar ve teknikler dikkatimizi çeker. Öncelikle Kári’nin, mevcut sistemle ilgili sıkıntıları olan ana karakterleri, toplumsal rol ve davranış kalıplarının dışında ya da modern insanın yüklenmek zorunda kaldığı pek çok şeyden bağımsız hayatlar yaşayan “yabancılaşmış” diye de adlandırabileceğimiz bireylerdir. Aidiyet kavramı, modern insanın yüz yüze olduğu sorunlar, yabancılaşma, otorite ve bürokrasinin ezici kurallarının insana olan etkisi sorguladığı konular arasındadır. Karakterlerinde kadın-erkek kimlikleri baskın değildir ve klişe davranışlara ters hareket ederler. Anlattığı hikâyeler trajik dahi olsa, asla duygu sömürüsüne girmeden olayı kendine has mizahıyla yumuşatır. Diyaloglar çok eğlenceli ve zekicedir. Işık ve renkler hikâyeyi destekler nitelikte başarıyla kullanılır. Fransızca, Danca, Almanca, İngilizce, Faroe aksanı (Foroyar dili) ve İzlandaca bilen yönetmenin uzun metrajlı filmleri de sırasıyla İzlandaca, Danca ve İngilizce dillerinde çekilmiştir. Filmlerinin müziği kendisinin de elemanı olduğu Slowblow adlı müzik grubuna aittir. 90’larda kurulan İzlandalı Slowblow grubunun dört stüdyo albümü vardır. Müziğin kendisi için çok önemli olduğunu söyleyen Kari; müzik yapmanın onun için bir terapi olduğunu belirtir.



Noi Albinoi

İlk uzun metrajlı filmi Nói albínói (Buzdan Hayaller, 2003), İzlanda’nın kuzeyinde küçük bir kentte yaşayan Nói adında bir albinonun hikâyesidir. Kári uzun yıllardır kafasında olan, karikatür ya da kısa hikâye olarak tasarlamayı düşündüğü karakterin hikâyelerini sinema eğitimi almasıyla filmleştirmiş ve film, yönetmene yine pek çok ödül getirerek uluslararası başarı kazandırmıştır. Ana karakter Nói, toplumda üzerine düşen rolleri yerine getirmeye çalışan bir ahalinin arasında uyumsuzluğu ile dikkat çeken, aslında sadece kendi olmaya çalışan bir “yabancı”dır. Küçük, dağlarla ve okyanusla çevrili yaşadığı kent Nói’nin tek başınalığını ve sıkışmışlığını; “kar ve buz”,  insanlarla arasındaki donmuş iletişimi yansıtır. Filmin atmosferine egemen olan renk, mavi ağırlıklı pastel renklerdir. Nói’nin istediği tek şey olan uzakta ve sıcak bir yere gitme arzusu da “viewmaster” aletinden izlediği sıcak ülke görüntüleriyle, filmde çeşitli defalar karşımıza çıkan “palmiye ağacı”yla ve filmin atmosferine zıt Hawai müziği tınılarıyla temsil edilir. Müzisyen olmayı istemiş ama bunu başaramamış taksi şoförü bir babası olan 17 yaşındaki Nói babaannesiyle yaşar.“Sözde” disiplinsiz davranışları nedeniyle okuldan atılan Nói’nin huzur bulduğu tek yer babaannesinin evinin altındaki bir sığınaktır. Onun aidiyetsizliğinin simgesi olan sığınak, çığ düşmesi sonucu tanıdığı herkes öldüğünde de onun kurtarıcısı olur. İyimser bakış açısından ödün vermeyen Kári, filmi Nói’nin hayali olan sıcak bir ülke görüntüsüyle noktalayarak ona aradığı çıkışı sunar.



Tutunamayanlar

Tutunamayanlar (Voksne mennesker, 2005) Kári’nin senaryosunu Rune Schjøtt ile yazıp Danimarka’da çektiği filmidir. Film graffiti sanatçısı, bürokrasiyle başı dertte olan ama bunu hiç önemsemeyen disleksi (bir çeşit öğrenme bozukluğu) hastası Daniel’i anlatır. Modern zamanın yüklediği sorumlulukların dışında, düzenli bir geliri olmayan, evsiz kaldığında küçük arabasında uyuyan Daniel, daha sonra kendisi gibi sorumlulukları takmayan bir kız olan Franc’la tanışır. Franc aslında onun “Büyükbaba” lakaplı arkadaşının hoşlandığı kızdır. Büyükbaba da ısrarla sisteme ayak uydurmaya çalışan ama başarısız olan bir gençtir. Nostaljik bir hava yaratıp 60’lara da gönderme yapmak istediği için siyah-beyaz çekilen filmde beş saniyelik renkli bir sahne vardır: Daniel’in uyuyan Franc’a bakışı. “Aşk”a ithaf edilen bu sahneyle Kári, hem aşka olan inancını anlatıyor hem de 60’lı yıllara selam gönderiyor. Filmde, yaptığı graffitiden dolayı polisin gözaltına almasıyla Daniel yargıç önüne çıkarılır. Sonra otorite, düzen ve disiplin temsili bu yargıca odaklanır kamera. Adamın sahibini beklediği bir oyuncak mağazasında sıkıldığı için bir oyuncağı çalıp kameraya el salladığı, ailesini bırakıp otel odasında hayatını sorguladığı sahnelerle Kári yine sistem eleştirisini yapar. Acaba umursamaz ve uyumsuz diye nitelenen, masum hayatlar yaşayan bu gençler gerçekten sorumsuz mu yoksa herkes sistemi aşırı ciddiye mi alıyor?



İyi Yürek
İyi Yürek (The Good Heart, 2009) Kári’nin çekimlerini İzlanda ve New York’ta gerçekleştirdiği,  kendisine 2007’de henüz çekilmemişken Sundance/Nhk Uluslararası Sinemacılar’dan en iyi senaryo ödülü kazandıran hikâyeye sahip filmi. Klasik tarzından biraz farklı olan bu film, evsiz bir genç olan Lucas ile yaşlı ve huysuz bir bar sahibinin dostluklarının öyküsü. Lucas’ın bileklerini kesmesi, Jacques’ın da kalp krizi geçirmesi dolayısıyla hastane odasında yolları kesişen bu ikili, Jacques Lucas’ı yanına alınca dostluklarını pekiştirir. Bir noktada sistemin dışında olan Lucas sistemin içine çekilir. Eğer sistemin içine çekilen Lucas’ın filmin sonunda ölümünü bu nedene yorarsak yine Kári’nin benzer eleştirileri vurguladığını görebiliriz. Aksi halde de filmin tek eksiği tahmin edilebilir sonu zaten. Karakterler her zamanki gibi oldukça derinlikli işlenmiş, diyaloglar akıcı ve esprili. Renkler yine soluk ve ağırlıklı olarak iç mekânda çekilen film, Brian Cox ve Paul Dano gibi başarılı oyuncuların performansıyla da dikkat çekiyor.
Sonuç olarak sinemayı sadece eğlence aracı olarak görmeyen çok yönlü yönetmenlerden biri olan Dagur Kári daha ilk filminden itibaren dikkatleri üzerine çekerek beklentilere yol açtı. Bize de çizgisinden ödün vermeden yönetmeye devam edeceği filmleri merakla beklemek düşüyor.
          
Kaynak:
http://www.cineuropa.org/it.aspx?t=interview&documentID=31869
http://www.kamera.co.uk/interviews/a_quick_chat_with_dagur_kari.php
Fikriye Yüksel

fikkyy@hotmail.com


PAYLAŞ
Önceki makaleBülent Oran Paneli Düzenleniyor
Sonraki makaleİstanbul Modern’de Kieslowski Retrospektifi

Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK