İstanbul Kırmızısı

İstanbul Kırmızısı

1469
0
PAYLAŞ

“İstanbul bir sürtüktür, kimseyi geri çevirmez.”

Hayatın yaşamsal mekanları olarak içinde bulunmak istediğimiz sürekli göç almış şehirlerden; İstanbul. Kimine göre sürtük, kimine göre iyi, kimine göre kırmızı İstanbul. Ferzan Özpetek’in aynı ismi taşıyan İstanbul Kırmızısı romanı Gezi’yi temeline oturtmuş bir kurguya sahipken, filmi bu temelde gitmediği için biraz farklı ve anlaşılması güç olarak işlenmiş.

Türkiye-İtalya ortak yapımı filmin oyuncu kadrosunun çoğu aralarında dev isimlerin de olduğu Türk oyunculardan kurulu. Film de Türk Sineması’nın dev isimleriyle beklentimizi zirveye çıkartıyor. Filmi bitirince beklentimizi karşılamadığını düşünen çok büyük bir kitle var. Bir şeyi unutmadan düşünmek gerekir, Türk Sineması alışkanlığını daha çok olay sineması üzerinden kazanmıştır. İstanbul Kırmızısı ise durum sinemasının içinde küçük olay sineması.

Ana metnin ilerlemeyen, sakinliğine aldanan izleyen, alt metinlerin bazen abartılı bazen tam yerinde işlenmiş olmasını fark ederse kurgunun oyuncuların değil halkın başrol koltuğunda oturduğunu görebilecek. Karakterlerin hepsini kurguya yediremese de karakterlerin iç dünyasıyla aynı zamanda azar azar halkın gerçeklikleriyle izleyene gösteriyor İstanbul’un Kırmızı’sını. Ana karakterlerin eğlencenin dibine vurduğu ilk gece partisinde kadraj daireden İstanbul’a çevrildiğinde arka fonları duyan, hisseden tüm izleyen bunu çok rahat fark etmekte.

Deniz (Nejat İşler) karakteri içine bunca zaman kapanarak dışarıya vurduklarını gerçekçi yaşayamamış, içinde fırtınalar kopan bir karakter. Orhan, Deniz’in yeni kitabı ve filmi için İstanbul’a geri gelen, içinde acılarıyla yaşayan Deniz’in Londra’daki yakın arkadaşı. Neval (Tuba Büyüküstün) gerçekleriyle hayatı yaşayan kontrol mekanizmasını yaşamına yüklemiş Deniz’in kitabındaki başkarakter olarak anlatılan Deniz’in arkadaşı. Yusuf ise, iç dünyasının girdabında boğulurken kimseye bulaşmayan, yalnızlığına Deniz’i ortak eden aynı zamanda kitabın diğer başkarakteri…

“Kötü alışkanlıkları olmayan insanlara güvenmem.”

İstanbul Kırmızısı ana kurgu için karakterlerin duygu yansımalarını çözümleyip bir sonuca vardırmasını istiyor. Film boyunca hepimiz nerde bu kırmızısı İstanbul’un diye ararken nesnelerle gördüğümüzü zannediyor ama bilmiyoruz ki aslında kırmızı zorun, acının, hüznün rengi bu filmde. Deniz’in annesinin ojeleri, Neval’in Orhan’ı evine çağırdığında giydiği kırmızı elbiseden daha çok ölümle eşleşmiş kanın rengi gibi kırmızı. Ağladığında gözlerinde kalan kızarıklığın hüznün rengi gibi bir kırmızı; bu İstanbul’un kırmızısı…

Her ne kadar filmde bir kurgu içinde bağlantı arasak da filmin temeli İstanbul’un kalitesini, zenginliğini yaşarken arka fondaki zorluğun, acıların kırmızısı. Sürekli ambulans sesleri, sürekli kazı çalışmaları, sürekli bir protesto… Yönetmen diyor ki İstanbul senin görmek istediğin kadar kırmızı. Belki de Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmek için atladığı Orhan’ın karşı kıyıya geçerken gördüğümüz o kırmızı ekranla bir şeyleri dürtüklememizi istemiştir, Doğu-Batı misali…

Sonuç olarak kurgusunun derinliğini gördüğünüz bu eleştirel boyutu yakalarsanız göreceksiniz ki İstanbul’un bir kırmızısı var. Bu kırmızı gözlerdeki yeşilin keyiflisi gibi değil; acının, zorluğun kırmızısı. Ferzan Özpetek’e her ne kadar abartılı birkaç oyunculuk ve zorlama sahnelerin olduğu birkaç sahnesine rağmen, bu ülkeye kazandırdığı altmetin eleştirileriyle bu filmi için herkesin aksine ben tüm ekibe teşekkür etmek istiyorum. Biraz toz biraz duman filmden alıntı bir cümleyle sizleri Gaye Su Akyol’u dinlemeye bırakıyorum.

“Çocuklukta bir şey yaşıyorsunuz, ruhunuzda bir çatlak oluşuyor;

ve artık dünyayı o çatlağın aralığından seyrediyorsunuz.”

Barış Parlatangiller

barisparlatangiller@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makale36. İstanbul Film Festivali’nden 25 Film Önerisi
Sonraki makaleWild

Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK