Kolej Havası

Kolej Havası

230
0
PAYLAŞ

1990’larda gençliğini yaşayan biri için kuşkusuz Beşiktaş’ın arka arkaya şampiyon olan Metin-Ali-Feyyaz’lı meşhur “kolej takımı” kadrosu unutulmazdır. Türkiye’nin hızla değiştiği siyasi, ekonomik ve toplumsal anlamda dönüşümün yaşandığı bir dönemde televizyon dizileriyle birlikte futbol müsabakaları da insanların gelenekleriyle, yerel kültürel kodlarıyla bağ kurdukları yegâne alanlardan biridir. Küresel sisteme ayak uydurmaya çalışırken toplumsal hayatta yaşanan kimlik değişimi ve bastırma refleksleri futbol maçlarında dışavurulur. Bu anlamda yerel rekabetler, ulusal ligdeki şampiyonluk yarışı ve taraftar olma durumu toplumsal bilinçdışının bir semptomu gibi daha da güçlenir. Bastırma ve değişimin şiddeti ne kadar güçlüyse insanların tuttukları takım üzerinden yaşadıkları aidiyet hissi ve geleneksel değerleri bir takım üzerinden yaşatma arzuları da o derece yoğundur. Beşiktaş’ın 80’lerin sonlarından başlayarak 90’larda şekillenen unutulmaz kadrosu da başarılarının yanı sıra futbol sahasının ötesine taşan birlik ve beraberlik vurgusu, yerlilik, öze dönüş ve dürüst oyun gibi bugün pek çoğu unutulan birtakım değerler bütününü hatırlatması anlamında da önemlidir.

Çocukluğumun geçtiği dönemde benim bir takım seçerken Beşiktaş’ı seçmemin en büyük nedeni bunlar değil tabii ki. Bir çocukken oyunun diğer taraflarını; işin ekonomisini, sosyolojisini ve taraftar olma durumunun diğer toplumsal meselelerle ilişkisini çok fazla ölçemiyorsunuz. Liverpool’un işçi sınıfı takımı olması, St. Pauli’nin zengin bir semtin emekçilerinin kurduğu müstesna bir kulüp olması ya da Barcelona’nın Katalanlarla özdeşleşen hikâyesine çocukken vakıf olmak zor oluyor. Bir çocuk için karar vermede en temel faktörlerden biri aile geleneğinin yanı sıra bir takımın bilinirliği sanırım. Bu da daha çok başarı endeksli bir şey. Takım başarı kazandıkça, üst üste şampiyon oldukça, namağlup sezon tamamladıkça medyadaki yeri de artıyor ve buna paralel bir şekilde yeni potansiyel taraftarlara da ulaşması kolaylaşıyor. Benim de Beşiktaş tercihim takımın siyah-beyaz renginden, Serpil Hamdi Tüzün’ün Özkaynak Sistemi’nden, Süleyman Seba’nın üzerinde neredeyse cisimleştirdiği takımın sahip olduğu değerler sisteminden çok Metin-Ali-Feyyaz üçlüsünün popülerliğinden kaynaklandı. Tıpkı o dönemdeki pek çok çocuk gibi… Onlar adına tribünlerin bestelediği şarkılarla büyüdük. Sonra Feyyaz’ın ayrılışına üzüldük. En çok da üçlünün dağılmasına bozulduk. Feyyaz olmayınca besteler de hep eksik kaldı. O günlerde çok sık söylenen “kolej takımı” havasının bozulduğunu uzaktan da olsa hissediyorduk. Sertan Ünver’in Kolej Havası belgeselinde Metin Tekin’in anlattıklarını izledikten sonra takımdaki havanın nasıl dağıldığını “içeriden” bir gözle de anlamış olduk.

Belgesel, odağını aslında tam da bu noktaya yerleştiriyor. O dönemin kolej havasını yaratan şey tam olarak neydi? Bu sorunun peşinden gidiyor. Bu soruya cevap ararken Beşiktaş’ın meşhur kadrosunun kuruluş sürecine, Serpil Hamdi Tüzün’ün Özkaynak Sistemi’nin başlangıcına gidiyoruz. Tüzün’ün Maurizio Sarri’ye benzeyen antrenörlük yolculuğundan, insan yetiştirme konusundaki tutkusundan başlıyoruz ve sonrasında takımın şampiyonluklarının arka planında yaşananlara tanıklık ediyoruz. Altınordu örneğinin sıklıkla konuşulduğu, takımların ekonomik zorlukları nedeniyle yeniden dönmek zorunda kaldıkları özkaynak sisteminin aslında hiç de anlatıldığı gibi kolay bir süreç olmadığı belgeselde bir kez daha belirginleşiyor. Günümüzde her şeyin bir metaya dönüştüğü ve pazar ekonomisi içerisindeki değerinin ürünü tanımladığı bir dönemde futbolcular da üzerlerinde taşıdıkları malzemelerden çok da ayrışmıyorlar kuşkusuz. Hepsi birer metaya dönüşmüş, futbol da küresel ekonominin önemli branşlarından biri olmuş durumda. Tüzün’ün özkaynak sistemi bu anlamda Manchester City’nin, Paris Saint Germain’in, Real Madrid’in futbol akademileri gibi bir seri üretim merkezinden farklı bir noktaya vurgu yapıyor. İyi bir futbolcu yetiştirmeden önce karakter olarak iyi huylu, dürüst, oyunun kurallarına ve rakibine saygı duymayı bilen, iyi bir insan yetiştirmeyi amaçlıyor. Tüzün’ün esas başarısı da elinin değdiği her oyuncu adayına pedagojik anlamda katkı yapması. Beşiktaş’ın bir dönemi domine eden kadrosunun başarısının yanı sıra o dönemki oyuncuların hepsinin bugün önemli antrenörler ve yorumcular olmasında mutlaka Tüzün’ün felsefesinin de etkisi var. Bu yüzden de Beşiktaş’taki özkaynak sistemi her şeyin satılabilirliği oranında değerli kabul edildiği/kabul gördüğü kapitalist bir düzende altyapılara yapılan maddi ve fiziksel yatırımların yanı sıra insana ve değerler sistemine yapılacak yatırımları da hatırlatıyor. Kanaatimce belgeselin geçmişten günümüze uzanan, salt nostaljik bir “geçmişin güzel günleri” güzellemesinin ötesine taşan ve günümüz üzerine de söz söylemeyi başaran önemli bir yanı var.

Belgeselin bir diğer dikkate değer yanı da sadece Beşiktaşlılık ve taraftarlık üzerine kurulmamış olması. Bunda yukarıda da değindiğim gibi belgeselin bir soruyu araştıran tavrının da etkisi var. Bu anlamda belgesel takıma gönül vermiş taraftarları içine kattığı kadar, bu oyunu anlamaya çalışan, oyunun yönlendirdiği kitleleler ile oyun arasındaki ilişki üzerine düşünmeye çalışan kişilere de hitap ediyor. Hüznü ve neşeyi de içerisine katarak seyircilerin sinemadaki seyir deneyimlerini unutmadan, oyunun sosyolojisi üzerine zihin açan yönleri de var. Bu da belgeselin sadece Beşiktaşlılara değil, tüm sporseverlere hitap etmesine yol açıyor. Belgeselin içerisinde hayata ve insana dair pek çok temel duyguyu bulmak mümkün. Son söz olarak Kolej Havası’nın kuşkusuz benim gibi çocukluğu Metin-Ali-Feyyaz üçlüsüyle geçmiş insanlara dokunmasının yanı sıra, özkaynak düzeni ve Beşiktaş’ın üzerinden Türkiye’nin bir dönemini farklı bir perspektiften okuma imkânı verdiğini de belirtmekte fayda var.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleYeni Çıkan Kitaplar: Güneşe Lamba Yakan Adam
Sonraki makaleParasite
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK