Emre Akay & Hasan Yalaz Röportajı

Emre Akay & Hasan Yalaz Röportajı

569
0
PAYLAŞ

bir-tugra-kaftancioglu-filmi
Filmin Yönetmenleri : Emre Akay & Hasan Yalaz
Röportajı Yapan : Barış Saydam

Barış Saydam : Bu film, sizin için bir anlamda; kendi kurgusal gerçeklik anlayışınızla anti-gerçekçiliğe karşı açtığınız bir savaş olarak da algılanabilir mi? Sonuçta, bu çalışmaya başlama amaçlarınızdan biri de, Milliyet’teki röportajınızda söylediğiniz gibi; insanlarda “Acaba gerçekten mi oluyor?” düşüncesi yaratmak.

Emre Akay : Savaş ağır bir terim, ama rahatsızlık denebilir. İzlediklerimizi pek inandırıcı bulmuyorduk ve elimizdeki ekipmanı da düşünerek begeselvari, ultra-gerçekçi bir tavırla işe başladık. İzleyenlerin “filmin neresi gerçek neresi kurmaca” sorusuna kapılmaları istediğimiz birşeydi.

B.S. : Sürekli kurgusal olan gerçekliğin baskın olduğu filmlere karşı duyulan bir öfkenin de bu projenin çıkma aşamasında bir etkisi var mı, yoksa sadece deneysel ve şimdiye kadar yapılmamış bir şeyi gerçekleştirme amacıyla mı yola çıktınız?

E.A. : Yok, öyle bir öfke yoktu. Şimdiye kadar yapılmamış bir şey yaptığımızı da pek sanmıyorum. Aslında ilk çıkış noktası çok daha basit bir şeydi: Elimizdeki dört dandik kamerayla ve çok az parayla ancak bu tavırda bir şeyin çekilebileceğine inanıyorduk. Öfke vardıysa da sizin dediğiniz şeylere karşı bir öfke yoktu, belki başka şeylere karşı olabilir ama.

B.S. : Filmde, Bazinci ahlaki gerçekçilik kuramının da etkileri göze çarpıyor. Film tüketilen bir metanın ötesine geçerek, yaşanılan ve ortak olunan bir sürece dönüşüyor. Bu süreçte çeşitli sinema kuramlarından da faydalandınız mı, yoksa proje içgüdüsel bir şekilde mi gelişti?

E.A. : Bazinci kuramını sizden duyuyoruz. Film çekerken film kuramlarının pek işe yarar olduğunu düşünmüyorum. Bunların daha ziyade filmi okurken faydalı olduğunu düşünüyorum. Ama içgüdüsel de gelişmedi. Filme başlamadan önce kuram değil, bazı kurallar koyduk ve o kurallar ve kavramlar çerçevesinde filmi çekmeye çalıştık. Mesela tüm kameraların fiilen filmin içinde olması, her karakterin farklı bir kamerası olması (minidV Mehmet ve Tuğra’nın, Hi8 kastinglerin, video 8 Emre’nin, super8 Tuğra’nın), ve her şeyden önce hep kendimize sorduğumuz “TUğra karakteri bu sahneyi nasıl çekerdi” sorusu….

B.S. : Aktüel kameranın gerçekçiliği arttırıcı etkisi herkes tarafından biliniyor. Fakat siz filmde, aktüel kameranın bu etkisinden de yararlanarak farklı bir gerçeklik anlayışı yaratmışsınız. Gerçeklik sürekli parçalara ayrılıyor. Sanki matruşka bebeklerinin içine saklanıyor. Bu da seyircinin filmde kendisine bir odak noktası bulmasını zorlaştırıyor. Bu seyiriciyi etkinleştirmek için özellikle yapılan bir tercih mi, yoksa paranoyayı derinleştirmek adına başvurulan bir yöntem mi? Gerçekçilik arttılırken, seyircilerin de aktifleştirilmesi amaçlarınızdan biri miydi?

E.A. : Kamera kullanımı için düşündüğümüz kavram TUğra filme hakim oldukça çekimler ve kamera modelleri iyileşiyordu. Hi8 ve Video8 ile başlayıp, sonra ada kısımlarında minidv ve hatta super8’e doğru kaymak gibi… Aynı şekilde film ilerledikçe tripod kullanımı, sabit planlar ve postprodükisyon/özel efektler de artıyordu. Matruşka bebekleri duygusu yaratmak istediğimiz bir duyguydu, ama bu film içinde film hissi daha ziyade oyunculukla ve oyuncuların farklı tonlamalarıyla ortaya çıkan bir şey sanırım…

B.S. : Gülüm karakteriyle, ünlü olmak için her şeyi yapmaya kararlı, kendine güvenen ve gücün kendisinde olduğu yanılgısına sahip bir güruha eleştirel olarak yaklaşıyorsunuz. Yönetmenin, bir süre sonra onun, aslında bir imajdan daha fazlası olmadığını göstermesi biraz da ironik değil mi? Onu bencillikle eleştiriyor, ama kendisi ondan daha bencil. Yazıyor, yönetiyor ve oynuyor. Üstelik insanların sahnede gözükme arzularının da nesneleşmiş hali gibi.

E.A. : Aynen öyle. Bu ironi tam da istediğimiz şeydi. Muhteşem sanat filmi çekiyorum diyen yönetmen nasıl gidip de berbat bir snuff filmi çekiyorsa, kendini mükemmel sanan oyuncusu da aslında oyunculuk hakkında pek bir şey bilmiyor. Herkes birbirinden kötü, birbirinden cahil ve herkes kendini diğerine pazarlamaya, satmaya çalışıyor. Herkes birbirine çamur atmayı da ihmal etmiyor bu arada. Komiklik sanırım bu acizlikten ortaya çıkıyor.

B.S. : Filmde özellikle kitle iletişim araçlarıyla birlikte sürekli değişime uğratılan realiteye karşı da alegorik bir eleştiri söz konusu.

E.A. : Soruyu doğru anladıysak eğer, evet günümüzde gerçeği bilmek ve yalandan ayırt edebilmek giderek zorlaşıyor. Fazla bilgi, bilgiyi öldürür derler. Bunu hep yaşıyoruz, ama filmin konularından ya da dertlerinden biri bu değildi. Gerçek mi değil mi paranoyası bizim filmimizin konusu değil, sadece anlattıklarımızı daha ilginç ifade edebilmek için bir araçtı.

B.S. : Film bütün deneyselliğine karşın, sinemayla yakından ilgilenenler için ilham kaynağı olacak kadar da güçlü bir yapım. Düşük bir maliyeti olmasına karşın, özgün bir fikirle neler yapılabileceğini de çok güzel örnekliyor. Filminizi yaptıktan sonra, bu kadar “başarılı” olabileceğini tahmin edebiliyor muydunuz?

E.A. : Başarı göreceli bir tanım. Film beklediğimizden başarılı oldu belki, ama öznel bakıldığında (seyirci sayısı, gişe vs…) başarısı tartışılır. Bizi asıl şaşırtan, filmin bu şekilde dört yıl sonra vizyona girebilmesi. Böyle bir film için bu başlı başına bir başarıdır. Ama çekerken, başka röportajlarda söylediğmiz gibi, bu film aslında daha büyük bir projeye başlamadan önce, bu işleri öğrenmek için, küçük boyutlu bir şey çekip deneyim kazanmak için çekilmiş bir filmdi. Yani hedefini fazlasıyla aştı.

B.S. : Film, şu an İstanbul’da sadece Alkazar Sineması’nda gösteriliyor. Bu yüzden izleyicilerle etkileşim imkanı çok sınırlı. Filmin DVD’sinin geniş dağıtımı düşünülüyor mu? DVD konusunda ne gibi çalışmalarınız var?

E.A. : DVD’sinin çıkmasını çok arzuluyoruz. Ya internetten kendi sitemizden satacağız, ya da eğer büyük bir dağıtımcıyla anlaşabilirsek onlarla. Korsan fiyatına piyasaya sürmek istiyoruz. Şimdilik henüz bir tarih belirlenmedi.

B.S. : Sadibey sitesindeki röportajınızda belirtmiş olduğunuz son projeleriniz biçim olarak yine ilk filminiz gibi mi olacak? (Aktüel kamera kullanımı anlamında)

E.A. : Sanmıyoruz. Her filmin estetiği ve “kuralları” hikayeye göre baştan düşünülmeli. Hikayeyi bize değil, biz hikayeye uymaya çalışıyoruz.

B.S. : Son olarak, aynı röportajda gelecekte yapmayı düşündüğünüz projelerden birinin bir kitap uyarlaması olduğunu belirtmiştiniz. Sizi bu uyarlamaya çeken başlıca faktör nedir? Bu uyarlama, kitaba sadık bir uyarlamama mı olacak?

E.A. : Kitaba çeken şey çok basit: Genelde bir kitabı (özellikle romansa) bitirmem birkaç haftayı alır. Bunu başladığım gibi bitirdim ve her satırında hayran kaldım, her satırını ekranda görmek istedim. Dolayısıyla da evet, oldukça sadık bir uyarlama olacak sanırım.

PAYLAŞ
Önceki makaleAmaç
Sonraki makaleFatih Hacıosmanoğlu Röportajı
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK