Ana sayfa Roportajlar Arzu Okay Söyleşisi

Arzu Okay Söyleşisi

1512
0

Henüz on dört yaşında Zeki Müren’le birlikte Ülkü Erakalın’ın çektiği fotoromanla sahne kariyerine başlayan Arzu Okay, on altı yaşına geldiğinde hem Türkiye Sinema Güzeli seçilmişti hem de sekiz filmin başrolünde oynamıştı. Yeşilçam’ın en hızlı yükselen aktristlerinden biriydi. İsmi Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın gibi starların yanında anılmaya başlamıştı. Ancak kariyeri Yeşilçam’ın çöküş yıllarına denk düşen Okay, erotik filmler furyası sektöre egemen olunca bu filmlerin içerisinde yer aldı. Kısa süre sonra da genç yaşına rağmen sinemayı bıraktı. SİYAD Onur Ödülü’nün sahibi olan oyuncuyla sinema serüvenini konuştuk.

 

On dört yaşında Zeki Müren gibi dönemin dev bir ismiyle fotoromanda yer aldınız. Fotoromanda oynamaya nasıl karar verdiniz?

O dönemde talebeydim. Zeki Müren’le oynayacak bir kız aranıyordu, yarışma açtılar. Annem de benim fotoğrafımı yolladı. Sonra da seçildim. Annemle babam ayrıydı. Annemle birlikte yaşıyordum. Annemin tek geçim kaynağı bendim. Benim de bu şekilde çalışmam gündeme geldi. O dönemde okumak istiyordum, böyle bir talebim yoktu. Oyuncu olmak istemiyordum. Çok çalışkan bir talebeydim. Hatta Türkiye Sinema Güzeli seçildikten sonra öğretmenlerim eve geldiler. Anneme, yapmayın en azından bırakın da liseyi bitirsin dediler. Annem olmaz dedi. Çalışmak zorundaydım. Sonra gece lisesine yazılmak istedim, ama işin saatleri belli değildi. Öyle kaldı.

Fotoroman çekimleriyle ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Fotoğraf makinesinin çıt diye bir sesi vardı. Her çıtta gözümü kapatıyordum. Ülkü Erakalın çekiyordu. O yüzden onları bayağı uğraştırdım. Daha çocuktum tabii o dönemde. Zeki Müren bir şey söyleyeceği zaman bana çık kız dışarı diyordu. Ama bana evin çocuğu gibi muamele ediyorlardı.

1970’te Saklambaç gazetesinin yarışmasında birinci seçildiniz.

Evet. O sene hem okula gidiyordum hem de Günaydın’ın kuponları için hazırladığı reklâmlarda oynuyordum. Mesela otuz kupona çaydanlık veriliyordu. Ben de çaydanlıkla fotoğraf çektiriyordum. Başka fotoromanlarda da oynadım. Ek gelir kazanarak eve bakıyordum. Atilla Karsan Saklambaç’ın başındaydı. Onların memurları gibiydim. O zamanlar fotoromanlarda oynayanlar da gazetecilerle aynı kuyruğa girip parasını alıyordu. Bir sene sonra Sinema Güzeli yarışmasına katıldım ve birinci seçildim.

Sizin dışınızda kimler vardı, hatırlıyor musunuz?

Sonradan şöhret olan Meral Zeren vardı. Diğerlerini hatırlamıyorum.

Yarışmadan sonra hayatınızda neler değişti?

Yarışmadan sonra İtalya’ya gittim. Avrupa Sinema Güzeli yarışmasına katıldım ve dördüncü oldum. Oradan geldim ve Safa Önal’ın çektiği Ölünceye Kadar (1970) filminde Ayhan Işık’la oynadım.

İlk sinema filminizde Türk sinemasının en büyük jönlerinden biri olan Ayhan Işık’la oynadınız. Biraz ilk film deneyiminizden bahseder misiniz?

İlk filmimde direk başrolle başladım. Ayhan Işık’la filmde bir sevgiliyi oynuyordum. O dönemde ben oyunculuğu öğrenmeye çalışıyordum. Ayhan Işık çok yardımcı oldu. Herkes yardımcı oldu. O kadar ufağım ki, kimse zaten beni rakip olarak da görmüyor. Her şeyi öğretmeye çalıştılar.

İlk filminizde başrol olarak tercih edilmenizi neye bağlıyorsunuz?

O zamanlarda Ayhan ağabeyin ismi filmin satılmasına yetiyordu zaten. Yanına kimi koysalar film iş yapıyordu. Ben zaten yeniydim. İsmim şöyle yazılsın böyle olsun gibi bir şeyim yoktu. Kenardan kenardan sinemaya girmeye çalışıyordum.

Başrolle başlamanız ama sonrası için önemli.

Hâlâ öyle sinemada. Başrolle giriyorsanız öyle gidiyor. Yan rollerde başlarsanız o da hep öyle gidiyor. Birisi “kötü kadın” oynamaya başladı mı, onu hep “kötü kadın” oynatıyorlar. Benim başrolle başlamam çok önemliydi tabii. Film iş yapınca yeni bir film için anlaşma yaptık.

1971 yılında Ses dergisine verdiğiniz bir söyleşide şöyle bir bilgi var: “Henüz 16 yaşında, 6 ayda 8 filmin başrolünde oynadı”. Bu, aslında Yeşilçam için bile bir rekor.

Çok ufak bir yaş. İlk filmin iş yapması çok etkiledi. Bir de ben diğer starların yanında çok ucuzdum. Yapımcılar da herhalde hem daha az alıyor hem de iyi oynuyor dediler, herkesin işine geldi. Benim yerime başka bir stara verecekleri ücretim bilmiyorum kaçta kaçını alıyordum.

Yaşıtlarınız okulda okurken siz sürekli setlerdesiniz. Bunun hayatınıza etkisi nasıl oldu?

Yapacak bir şeyim yoktu. Eve bakmam lazımdı. Ay başı geliyor, kira, diğer masraflar başlıyor. Hepsi benim üstümdeydi.

O dönemde başrol oynuyordunuz. Çektiğiniz bir film bir aylık masrafı karşılamaya yeterli olmuyor muydu?

Yok. O dönemde 8300 ya da 8500 lira gibi bir ücret alıyordum. Oyuncu olarak bakmam gereken annem ve anneannem vardı. Ancak yetiyordu.

Ailenizle o dönemde tartışmalarınız oldu mu?

Oldu tabii ki. Daha on yedi yaşıma giriyordum evi terk ettim. Benim her şeyim öyleydi. Bir anda radikal bir karar veriyordum. Sinemayı da öyle bıraktım. Annem yatakta yatıyordu. Giderim, bir daha gelmem dedim. Bir pantolon, bir kazak aldım ve çıktım. Gidiş o gidiş…

Neden peki evi terk ettiniz?

O dönemde yaşım küçük olduğu için param annemin üzerindeydi. Anneme araba alacağım dedim. Gittim, adamlarla da pazarlık ettim. Murat 124 alacağım. Annem de almıyorum dedi. Para benim param, ben kazanıyorum dedim. O da almıyorum dedi. O zaman ben gidiyorum dedim. İnanmadı, ama ben gittim.

O yaşta Yeşilçam’da şöhret olmanın zorlukları nelerdi?

Yolda yürüyemiyorsun, herkesle göz göze geliyorsun. Deniz manzaralı yerde yıllarca duvara karşı oturdum. Çünkü olmuyor. Bir kere gördüğün kişi seni yeniden gördüğünde samimi bir şekilde konuşuyor ama sen hiç hatırlamıyorsun. Çünkü yüzlerce kişiyle karşılaşıyorsun. Zor oluyordu. Hele bir çocuk için çok daha zor. Başımda bir büyük de yoktu.

O dönemde sizin başınızda biri olmasa da yakın olduğunuz, size sahip çıkan kimse olmadı mı?

Benim hayatımda hep Abdurrahman Keskiner bana çok destek oldu. Her zaman yanımdaydı, çok şey öğrendim ondan. Son yirmi senedir Mustafa (Alabora) da hep yanımdaydı.

Yeşilçam’daki yıldız oyuncuların hep yanlarında nüfuzlu insanların olduğunu görüyoruz. Türkan Şoray’ın yanında Rüçhan Adlı, Hülya Koçyiğit’in Selim Soydan, Fatma Girik’in Memduh Ün, Filiz Akın’ın Türker İnanoğlu…

İşte onların sevgilileri aynı zamanda… Çok yıpratıcı dönemler de yaşadım. 110 tane filmim var. Aşk filmleriyle başladım. Sonra furyalar geldi. Köy filmleri, kovboy filmleri, erotik filmler… Pek çok farklı filmde oynadım.

 

Kerime Nadir romanlarıyla sinemaya başladınız. Daha sonra köy melodramları, kovboy filmleri ve güldürü filmleriyle kariyerinize devam ettiniz. Farklı türler içerisinde oynarken, sinemada kendinizi en iyi ifade ettiğiniz filmler hangileri oldu?

İlk başlarda Kerime Nadir’lerle başladım. Oyunculuğu bilmiyordum, ama sürekli gözlemledim. Herkese her şeyi sorardım. İlk önce kamerayı öğrendim. Kameramana gidip kaçlık objektif taktın, ne kadar gözüküyorum, bu ekrana yansıdığı zaman ne kadar beyazperdede olacağım, yakın planlarda daha az oynayayım diye diye öğrendim. O dönemde ne gelirse onu çekiyoruz. Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre filmleri modası geldi. Yıldıray Çınar’la oynadım. Tugay Toksöz’le oynadık. Avantür filmlerde çok oynadım. Avantür filmlerde bütün gün kavga çekiyorlar, ben de sürekli çığlık atan kadınım. Sonra kolayını buldum. Sahne çekilirken hemen sahneye atlıyordum, adam beni tokatlıyordu ve sahneden çıkıyordum. Bütün gün sonra oturuyordum. İlk başta akıl edememiştim. Kovboy filmlerinde çok attan düştüm. Cihangir Gaffari en sonunda ata binmeyi öğretti. Erkekler ata binip gidiyor. Ben atın arkasındayım. Ya biri beni kaçırıyor ya da kurtarıyor. Bacağımı koyacağım bir yer yok. Önümdeki adama sarılıyorum. En önden hep biz gidiyoruz. Çok düştüm attan. İki at arasında kaldım, düştüm.

Bir furya geliyordu, herkes o tarz film çekiyordu. Şimdiki gibi o dönemde de öyleydi. Ta ki erotik film furyasına kadar. Aç kalana kadar uzun süre oynamadım. Ama en sonunda oynamak zorunda kaldım. Benim hiç film seçme şansım olmadı. Güçlü bir adamla birlikte olursun, o zaman gelen tekliflerden beğendiklerinde oynarsın. Ama benim öyle bir durumum olmadı. O zaman da en kötü filmde bile oynuyorsun. Ay başı geliyor çünkü.

70’lerin başından itibaren filmlerin erotizm dozunun sürekli artmasını ve en sonunda bu filmlerin sektörde egemenlik kurmasını neye bağlıyorsunuz?

O dönemde hiçbir film iş yapmıyordu. Türk sineması da çıkış yolunu erotizmde buldu. Ama erotizmin dozunu da kaçırdılar. Bir de hakikaten çok kötü filmler çekildi. Ne bir senaryo vardı, ne hikâye… Hiçbir şey ortada yoktu. Sadece herkes bir şekilde bu filmlerden para kazanmaya çalışıyordu. Sinema adına yapılan hiçbir şey yoktu. Güzel bir film çekersin, içerisinde erotizm de olur. Niye olmasın? Pek çok arkadaşım benim oynadığım filmlerden çok daha erotik filmlerde oynadı. Ama film doğru düzgün olduğu için kimse bir şey söylemedi. Ciddi bir çöküş dönemiydi. Hem sinema hem de bizler için… Ben de dayanamadım zaten, bırakıyorum dedim ve bırakıp gittim. Herkes geri dönersin dedi, ama dönmedim. O dönemde para biriktirmiştim. Evimin altı aylık kirasını verdim. Anneme para verdim. Geri kalan parayla İngiltere’ye gittim ve lisan okudum. Sonra param azaldı. Geri döndüm ve şarkıcılık yapmaya başladım. Bir daha da film yapmadım.

O dönemde çekilen filmler iş yaptığı için bu kadar büyük bir furyaya dönüşerek sektöre egemen olduğu söyleniyor, ancak baktığımızda Bizim Aile (1975), Hababam Sınıfı (1975), Aile Şerefi (1976), Tosun Paşa (1976) ve Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) gibi filmler de o dönemde çekiliyor. İyi filme seyircinin yine gittiğini görüyoruz. Bu biraz da sektördekilerin kolay yoldan para kazanma hırsıyla da bağlantılı değil mi?

Yaratıcı, iyi bir iş yaptığında seyirci seni mutlaka görüyor tabii ki. 1977’de sinemayı bıraktım. Erotik filmlerin en yoğun olduğu dönem 75-77 arasıydı. Bu dönemde kaç tane iyi film çekilmiştir ki? Erotik filmlerden sonra arabesk filmler başladı zaten. Bu benim de dediğim gibi kısa yoldan para kazanmakla ilgiliydi. Çok kötü filmler çekildi ama insanlar çok para kazandı.

Bu dönemde çekilen filmlerde oynayan pek çok kişi şu an biz oynamadık o filmlerde diyor. Bu furyanın içerisinde çok fazla film çekmeseniz de isminizin bu dönemle fazlaca özdeşlemesini nasıl yorumluyorsunuz?

Memduh Ün de benimle birlikte bir film çekti ama kendi ismini kullanmadı. İnsanlar kendileriyle yüzleşmek istemiyorlar. Ben yaptım, o filmlerde oynadım, ne olacak… Bunu açık açık söylüyorum. Diğer arkadaşlar oynamadım dediklerinde neyi değiştirecekler ki… Ayrıca ayıp da değil ki. O dönemde Zerrin hanım (Egeliler) oyunculuktan gelmedi. Şimdi isimlerini hatırlamıyorum ama o dönemde onun gibi pek çok insan geldi. Bu filmlerde oynamak için geldiler ve gittiler. Kadın oyuncu olarak bu dönem birilerinin başına kalacaksa, benim başıma kalır, Mine’ye (Mutlu) kalır, Feri Cansel’e kalır, Seyyal de (Taner) şarkıcıdır ama onu da oyuncu kategorisine katarsak ona da kalır. Diğer insanların sinema geçmişleri yok. Onlarınki o dönemki ihtiyaçtan doğan yapay bir oyunculuk. İnsanlar yaptığı şeylerden niye bu kadar kaçıyorlar ki, hayatını değiştirebilir misin? Bir daha oynar mısın dersen, bir çıkış yolum yoksa, tek çarem buysa, zengin bir adamla birlikte yaşayacağıma gider bu filmlerde yine oynarım.

Yeşilçam oyuncuları için sahne ve turne deneyiminin zorlukları mutlaka diğer şarkıcılara göre daha fazladır. Sinemayı bıraktıktan sonra sahnedeyken yaşadığınız en büyük zorluk neydi?

O dönemde o filmlerden para kazandım. İngiltere’ye gittim. Döndüğümde bir sene şarkıcılık yaptım. Onu da küt diye bıraktım. İbrahim Tatlıses, Beyaz Kelebekler ve ben bir turneye çıktık. Ama felaket bir dönem. Tam 12 Eylül öncesi… Başımıza gelmeyen kalmadı. Sağcıların bölgesinde solcular bizden nefret ediyor. Solcuların bölgesinde sağcılar… Her halükarda nefret ediliyoruz. Elli kiloya indim. En son Ceyhan’dayız, sahneye çıktım. İlk şarkıda gümbür diye bir bardak geldi sahneye. İkinci şarkıya başladım. Nereden düştüm bu aşka dedim. Sazlar durdu. Niye durdunuz dedim. Sen bu şarkıyı hiç söylemedin ki dediler. Kendi kendime söylüyorum ben. Kafa gitmiş. Bu işi bırakıyorum dedim o an. Seyirci karşımda, sazlar arkamda… Mikrofonu yere bıraktım ve gittim. Canımı zor kurtardım.

Oyunculuk ve şarkıcılık yaparken ticarete atılma düşüncesi nasıl oluştu?

Oyunculuk ve şarkıcılıktan sonra ne iş yapabilirim diye baktım. Açıktan imtihanlara gireyim, liseyi bitireyim ve sonra da hostes olayım dedim. Sanki beni hostes yapacaklar hemen. Çocuk aklı işte… O filmlerden sonra beni hostes yaparlar mı? Ders almak için Bulgar göçmeni bir matematik öğretmeni buldum. Karı-koca bir derici dükkânı açmışlar. O zaman benim de bir milyon lira param var. Dediler ki ver bize, biz çalıştıralım, sana faiz verelim. Paramı sana vermem ama istersen ortak olurum dedim. Dokuz metrekare ufacık bir dükkân, zemin katta. İyi dedi adam, ortak olduk. Çok fazla çalıştım. Polonyalılara mal satıyorduk. Onlar da Edirne’deki gümrükten mal alıyorlardı. Onlar da bize kristal, ipek kumaş, nescafe vs. getiriyorlardı. Onları biz satıyorduk. Kendi yaşıtlarımda çok zengin arkadaşlarım vardı. Hadi bunları size vereyim, annelerinizin günlerinde bunları satın diyordum. Onları da çalıştırıyordum. Hepsi çok destek oldular. 1979’un sonunda şirketi kurdum. Geçen sene bıraktım. Otuz altı sene ticaret yaptım.

O dönemde sinemaya geri dönmeyi hiç düşünmediniz mi?

Yok, düşünmedim. Düşünsem de zaten o dönemden sonra beni kolay kolay başka bir filmde oynatmazlardı. Demin dedim ya, bir kere “kötü kadın” olunca insanın üzerine o rol yapışıyor. 110 tane film yaptıysam, bunların içerisinde 24 tanesi erotik film. Geri kalan 90 tanesi farklı türlerde çekilen filmler. Durup durup beni “erotik filmlerin yıldızı” diye etiketliyorlar. Yurtdışında Brigitte Bardot ya da Sylvia Kristel dediğinizde önlerinde saygı duruşuna geçiyorlar. Filmlerin kötülüğünden, onu da anlıyorum.

Size hiç film teklifi geldi mi peki?

Bir kere güzel bir teklif geldi. Işıl Özgentürk’ün Seni Seviyorum Rosa (1992) filmiydi. Sonra Sumru (Yavrucuk) oynadı. Ben onun kadar iyi oynayamazdım. Zaten Sumru’ya hayranım, harika oynamış. Onun dışında da olmadı. Uzun süre sonra Görkem’in (Yeltan) filminde oynadım. Çünkü Görkem benim kızım gibidir. İnanılmaz severim.

 

Söyleşi: Barış Saydam

Not: Bu söyleşi daha önce tsa.org.tr’de yayınlanmıştır.

Önceki makaleAndrei Zvyagintsev Söyleşisi
Sonraki makaleOppenheimer
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here