Selim Evci Röportajı

Selim Evci Röportajı

675
0
PAYLAŞ

selim-evciSelim Evci lisans ve lisansüstü eğitimini sinema bölümlerinde tamamladı. Yönetmenliğini yaptığı 5 kısa filmle ulusal ve uluslararası festivallere katılan yönetmen 2002 yılında İFSAK Kısa Film Atölyesi’ni oluşturdu. İFSAK yönetim kurulu üyesi ve Sinema Birim Sorumlusu görevlerini aldı. “Kırmızıyı Arayan Adam” ve “Duvarın Arkası” adlı iki belgeselin yapımcı-yönetmenliğini üstlendi. 2003 yılında Akbank Kısa Film Festivali, festival yönetmenliği görevine başladı. 2006 yılında (EFP) Evci Film Prodüksiyon’u kurdu. 2008’de senaryosunu yazıp yönettiği “İki Çizgi” adlı ilk uzun metraj sinema filmini tamamladı. Aynı yıl İFSAK yayınlarından “Kısa Film Atölyesi Ders Notları” adlı kitabı yayınlandı. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesinde ve Beykent Üniversitesinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak “Kısa Film Yapımı” dersi vermektedir. *

* Selim Evci’nin özgeçmişiyle ilgili bilgiler evcifilm.com sitesinden alınmıştır.

Bu röportaj Barış Saydam tarafından yapılmıştır.

Barış Saydam: “İki Çizgi”ye geçmeden önce kısa film üretim süreciyle ilgili merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum. Hem üniversitelerde hem de atölyelerde çalışmış biri olarak, bu iki farklı alanın kısa film üretim sürecine olan yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Üniversitelerde kısa film yapmanın daha dezavantajlı olduğunu düşünüyor musunuz? Üretimin akademik bakış açısıyla sınırlandırılması açısından…

Selim Evci:
Üniversite dışında oluşan bu tür atölyelerde katılımcılar başvurular arasından seçiliyor ve bu seçmelerde kimin daha fazla istediğine bakılıyor. Dolayısıyla ekip daha verimli, daha istekli oluyor. Üniversitelerde bölüm tercihlerinin sağlıksızlığı, not, sınıf geçme gibi durumlar nitelikli üretimi zaman zaman olumsuz yönde etkileyebiliyor.

B.S.: Son yıllarda Türkiye’de sadece uzun metrajlarda değil kısa filmlerde de hatırı sayılır bir nitelik artışı var. Eskiden daha çok öğrenci filmlerini andıran kısa filmler izlerken artık kısa film çekenler de kısa filmin nosyonunu kavramış gözüküyor. Kısa filmin Türkiye’de şu an geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

S.E.: Bundan 10 yıl öncesine baktığımızda daha çok uzun metrajın kısası gibi filmleri görüyorduk. Bugün kısa filmlerde öz hikâyeler, başarılı süre kullanımı, sinematografik çözümler, iyi sanat yönetimi gibi unsurlarla daha sık karşılaşıyoruz.

Ek olarak şunu söylemek isterim: Kısa filmler hâlâ belli kişi ve kurumlar tarafından amatör bir uğraş, bir öğrenci çalışması olarak görülüyor. Oysa kısa film sinemanın özüdür. İyi bir kısa film yapmak maharet ister. İyi bir kısa film bazen 10 tane uzun metrajın anlatamadığını bir çırpıda anlatabilir. Beğenilmeyen bir uzun filme “kısa film gibi olmuş” denmesi, kısa filmin olumsuzluk göstergesi gibi kullanılması beni üzüyor.

B.S.:
İlk uzun metraj çalışmanız olan “İki Çizgi”ye gelirsek, birlikte yaşayan ama aslında yalnız olan bir çiftin yaşantısını izliyoruz. Aynı evde yaşamak ve aynı yatakta uyumak dışında neredeyse hiçbir ortaklıkları yok. Onların yaşantısı da bir nevi filmin girişindeki tiyatro sahnesi gibi. Birbirine bu kadar yabancı olan iki kişinin bir çift olmasını neye bağlıyorsunuz? Kentte yaşamanın, ayakta durabilmenin yollarından biri mi bu da?


S.E.:
Modernlik algılaması çok dikkatle yapılmalı, bu noktada dikkatsiz davranmak plastikleşmeyi kaçınılmaz kılıyor. Filmdeki karakterlere dair, yaşadıkları durumu ifade ettiklerinde her şey normal görünüyor. Para kazanan bir kadının kolayca kontrol altında tutabileceği genç bir erkekle birlikte olmak istemesi, öte yandan erkeğin kendinden olgun, ekonomik problemi olmayan güzel bir kadınla birlikte olmak istemesi olası bir durum. Hatta erkeğin bu noktayı koruyabilmek için kadına tavizler vermesi kendi içinde olması gereken. Eğer “İki Çizgi”de bu ilişkinin ilk günleri konu edilseydi ya da karakterler bu ilişkiyi daha sağlıklı yürütebilselerdi durumları olduğundan daha pozitif görünebilirdi. Öte yandan kadının yaşadığı bir çelişki var: Kontrol edebildiği bir erkek mi yoksa onu kontrol eden bir erkek mi? İşte bunun gibi sorular, yarınlarda daha çok karşımıza çıkacağını düşündüğüm çıkmazlar var filmde.

B.S.:
Filmde iki karakterin birleştiği ender fiziksel mekânlardan biri de yatak odası. Cinsel birleşmeleri dışında hayatın hiçbir alanında birlik olamayan çiftin yaşamındaki ayrıksılığın altının çizildiği, filmin önemli ağırlık merkezlerinden biri. Karakterlerin anlaşılması açısından çok önemli olan bu ağırlık merkezi filmi kendiniz finanse etmemiş olsaydınız sizce yine aynı şekilde filme yansıtılabilir miydi?


S.E.:
Cinsellik ilişkilerin en güçlü noktasıdır. Uzun ilişkilerde her şey birer birer tükendiğinde bazen elde sadece cinsellik kalıverir. Filmde kırılma noktası da yine cinsellik üzerinden yaşanıyor. Eğer filme para yatıran bir yapımcı olsaydı yatırdığı parayı geri alabilmek için büyük ihtimalle senaryoyu seyirci açısından daha sempatik bir şekle dönüştürmek isteyecekti. Bunun olmasını istemedim.

B.S.:
Filmdeki fiziksel yolculuğun bir süre sonra içsel yolculuğa dönüşmesiyle fiziksel mesafenin ve gidilecek yerin bir önemi kalmıyor. Bu süreçte film çatışma alanlarına vurguda bulunurken, filmin derdinin sadece kadın-erkek ilişkisini de göz etmediğini fark ediyoruz. Film aynı zamanda insanın doğayla olan çatışmasına da vurguda bulunuyor. Bu konuda ne diyebilirsiniz?


S.E.:
Filmdeki yolculuğun, hayat gibi, başlangıcının ve sonunun belirsiz olmasını istedim. Doğayla çatışma konusunda, iki kentlinin doğanın içindeki şaşkın hareketlerini anlatan birkaç sahne var, bu sahneler benim için çok özel. Kaplumbağaya dokunamayan kentli, ”modern” kadın… Modern hayatın neler getirip neler götürdüğüne dair bir film “İki Çizgi”.

B.S.:
Filmin fazlalıklara yer vermeyen, çok sade ve titizlikle hazırlanmış bir anlatım yapısı var. Bu anlatımın önemli öğelerinden biri de filmin müzikleri. Müzikler karakterlerin arasındaki ayrıksılığı ortaya koyarken, bir yandan da karakterler arasındaki gerginliği yansıtmada önemli bir rol üstleniyor. Müziği kullanırken filmin anlatım yapısını zedelemekten korkmadınız mı?


S.E.:
Müziğin benim hayatımda önemli bir yeri var, uzun süre profesyonel olarak basgitar çaldım. Müziği karakter motifi olarak kullanmamın sebebi buradan geliyor olabilir. “İki Çizgi”deki bar sahnesi aynı zamanda bir sonraki filmimden bir sahne. İstanbul’a müzik yapmak için gelen bir grubun bar sahibi tarafından denendiği ilk gün. “İki Çizgi”de Mert o bara geliyor. Bu yüzden o sahnede diğer filmle ilişkilendirebilmek için özellikle bazı yakın planlar kullandım.

B.S.:
Filmde Selin’i canlandıran Gülçin Santırcıoğlu’nun çok etkileyici bir performansı var. Onun projeye dahil olması nasıl oldu ve onu bu rolde oynaması için nasıl ikna ettiniz?


S.E.:
İlk filmde oyuncuların güvenini kazanmak, size teslim olmalarını sağlamak kolay değil. Sizi tanımıyor, nasıl bir iş çıkaracağınızı bilmiyorlar. Ben de oyuncu olsam düşünürdüm. Gülçin’i birkaç görüşmede role ikna ettim. Bu konuda hoş bir anımız var. Bir gün ofise görüşmeye gelmişti, o sırada ben mutfakta yemek yapıyordum, birlikte yedik yaptığım yemeği, filmi konuştuk yine, herhalde yemeğin tadını beğendi ki o gün rolü kabul etti. Kaan Keskin de başarılı bir oyuncu, filmde karakteri neyi gerektiriyorsa onu en iyi şekilde yansıttı.

B.S.:
İki Çizgi’nin üretim sürecinin pek çok aşamasında bizzat kendiniz görev yapmanıza karşın film bir ilk filme göre gayet oturaklı. İçinde fazlalıklara yer vermiyor. Bu kadar işin içindeyken kendinizi sınırlamayı ve hikâyeyi fazlalıklardan arındırmayı nasıl başardınız?


S.E.:
Çekim sırasında alternatifli çalışıp kurguya seçeneklerle girmeyi seviyorum, böyle olduğunda atmayı da sevmek gerekiyor. Filmin ilk kaba kurgusu 140 dakika civarındaydı, daha sonra 97 dakikaya indi. Zorlukla çekilen güzel planları filmden çıkartmak kolay değil fakat sadece anlama hizmet eden planların kalması da bir zorunluluk.

PAYLAŞ
Önceki makaleÜmit Ünal Röportajı
Sonraki makaleAvrupa Sinemasi Film Arsivi
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK