Ana sayfa Roportajlar Ümit Ünal Röportajı

Ümit Ünal Röportajı

1889
0

UMIT UNAL
Bu röportaj Melih Tu-men tarafından yapılmıştır.

Melih Tu-men: İlk geldiğinde projeyi geri çevirmeyi düşündüğünüzü okudum. Daha sonra bundan vazgeçip kabul etmenizin sebebi neydi? Motivasyonunuz ne oldu?

Ümit Ünal: Gölgesizler romanı zorlu bir sınav sunuyordu. Evet, yapamam deyip reddetmek de mümkündü ama romanın cazibesine kapıldım diyebilirim. Artı, yapımcı Hakan Karahan’ın çok olumlu ve cesaretlendirici tavrı da yardımcı oldu. İlk tanışmamızda ben bu kitaptan ticari bir film çıkmayacağını söylediğimde “Ben işin ticaretinde değilim, iyi bir film yapmak istiyorum” dedi.. Beni senaryo yazımında ve çekimde, kurguda tamamen özgür bıraktı.

M.T.: Filme baktığımızda Ümit Ünal kariyeri için de yeni bir tecrübeyle karşılaşıyoruz. Şimdiye kadarki filmlerinizde “Gölgesizler”e nazaran çok daha az sayıdaki -her biri başrol sayılabilecek- karakter kente ve kentin sınırlarına sıkışıp kalmışlardı. “Gölgesizler”de ise bu ezberin tamamen bozulduğunu görüyoruz (bizi ilk defa açık havaya çıkartıyorsunuz). Dört duvarlardan sonra böylesi bir değişiklik o ortamdaki mahkûmiyeti aktarmanızda sizi zorlamadı mı?

Ü.Ü.: Keşke bu filmde karşılaştığım güçlük sadece mekân kullanımıyla sınırlı olsaydı. Roman hem benim daha önce yaptığım filmlere benzer, bana çok yakın bir dünya sunuyordu hem de o dünyayı ele alışı benim yaptıklarımdan çok farklıydı. Roman her şeyi belirsiz bırakan, belirsizliği kurgulayan bir roman. Bense ucu açık bitse de her şeyin “anlaşıldığı”, yerli yerine oturduğu hikâyeler anlattım hep. Bu iki tarzı çakıştırmak oldukça güç oldu benim için. Bugüne kadar dört duvar arasında geçen “sakin” filmler yapmamın sebebi sadece parasaldı. Uygun bir bütçe olunca koşan, uçan, düşen kalkan bir kamerayla farklı bir anlatım kurmayı da biliyorum. Sonuçta bu bir tasarım meselesi.

M.T.: Teknik olarak da değişiklikler göze çarpıyor: “Asker Hamdi-Aynalı Fatma” anlatımındaki sessiz sinema referansı, fevkalade donuk renkler, eşi görülmemiş at sahnesi… Her filminizde yaşadığımız bu farklılıkların, deneyselliğin sinemanızdaki önceliği nedir?

Ü.Ü.: Okul yıllarımda hocalarımı kızdıran deneysel filmler yapardım. Sinemada da bu tavrımı sürdürdüğümü sanıyorum. Her işte sınırları çizilmiş bir yap/yapma alanı vardır. Sadece sanatta değil diyelim bilim ya da ticarette de böyledir bu. Halbuki beni hep “yapma” dedikleri şeyler ilgilendirdi. Her işin, o kuralları belli alanları aşan insanlar tarafından, formüllere uymayan insanlar tarafından bir adım ileri götürüldüğünü gördüm. Şu an Türkiye’de para kazanmak için yapılması gereken sinema belli. Ama mesela “Recep İvedik” benim için yapanlara ceza, seyirciye hakaret gibi bir şey. Bunun dışında görüntüsüyle, diliyle, anlattığı şeylerle uluslararası festival pazarının da beklediği bir tür “sanat filmi” var. O beklentiye göre film yapmak da bana ilginç gelmiyor.

M.T.: Tiyatro kökenli geniş bir kadroyla çalışmışsınız. Dekoru küçük bir köy olan tiyatro sahnesinde gibiyiz. Başrolsüz bir filmde böylesi kalabalık bir kadronun metnin önüne geçme riski büyük. Siz bu riski nasıl bertaraf ettiniz?

Ü.Ü.: Romandaki hemen hemen her karakteri kullandım. Roman bir yazar/yönetmeni çok mutlu edecek dramatik çatışmalar, yan hikâyeler sunuyordu. Kendi kurduğum yapı yüzünden ya da yapım zorlukları yüzünden bazı feda ettiğim anlar oldu ama romanın tüm yan hikâyelerini kullandım diyebilirim. Oyuncu kadrosunun metnin ya da filmin önüne geçtiğini sanmıyorum, tam tersine bazı farklı oyunculuk stillerine rağmen organik bir bütün olduklarını düşünüyorum.

M.T.:
Romandan çıkacak filmlerden yalnızca birini çektiğinizi söylüyorsunuz. Şimdiye kadarki okur/izleyici yorumlarında romana sadık kaldığınızı düşünenler olduğu kadar romanı çok değiştirdiğinizi düşünenler de var. Bu görüş ayrılığını neye bağlıyorsunuz?

Ü.Ü.: Roman çok sadık okurları olan bir kült metin. Onları mutlu edebileceğimi hiç sanmıyordum zaten. Roman uyarlaması yapmak, hele bu tür bir romanı uyarlamak yabancı dilden şiir çevirmeye benzer. Mesela büyük şair Can Yücel bile Shakespeare çevirilerinde şiirin sadece bir yönünü çevirmeyi başarır, o yüzden çeviren değil “Türkçe söyleyen” terimini tercih eder. Benim yaptığım Gölgesizler uyarlaması romana belli bir bakış üzerine kurulu, romanın bir yönünü öne çıkaran bir uyarlama. Bir başkası gelip romandaki politik yapıyı değil psikolojik unsurları, kâbus havasını öne çıkarabilir. Romandan çok daha stilize, tam manasıyla gerçeküstü bir film yapılabilir. Benim tercihlerimi romana sadakat olarak görenler olduğu gibi romanın sırlarını çok açtığımı ve ihanet ettiğimi söyleyenler de oldu. Normal seyirci içinde ne olup bittiğini anlamayanlar da oldu elbette. Söyleyecek bir şey yok, film artık benden çıktı. Yıllar içinde çok farklı yorumlar da olacak…

M.T.: Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği almışsınız. Sinemada “para” yönetmenlerin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Siz de bu durumdan muzdarip olduğunuzu belirtmişsiniz. Buradan hareketle daha büyük prodüksiyonlara doğru kaymak istediğinizi çıkartabilir miyiz yoksa “Ara” ve “Dokuz” gibi kendi seyircisine hitap eden filmler çekmeye mi devam edeceksiniz?

Ü.Ü.: Türk sinemasında para şu an Recep İvedikçilerin elinde. Hakan Karahan gibi “kuralları belli alan”ın dışında bir şeyler yapmak isteyen cesur ve yenilikçi yapımcılar yok ya da çok az. O yüzden bir daha ne zaman büyük bütçeli işler karşıma çıkar bilmiyorum. Aslına bakarsanız klasik kurallarla, kalıplarla düşünen bir yönetmen olsaydım “Gölgesizler” zaten çekilemezdi. Romana bakan biri bizim kullandığımız bütçenin 2-3 katı bir para hayal ederdi. Ben elimdeki olanaklara göre hayal kurabilen bir yönetmenim. Yoksunlukları üsluba dönüştürmeyi seviyorum. Bu filmi de elimizdeki olanaklara göre kurdum. Bir sonraki filmim 100 bin dolarlık olacaksa ona göre düşünürüm.

M.T.:
Yazın mutlaka bir film çekmek istediğinizi okudum. Yine bir roman uyarlaması mı olacak yoksa bu sefer tamamen size ait bir senaryoyla kente mi dönüş var?

Ü.Ü.: Şu an yapımcı Hakan Karahan için yeni bir senaryo yazıyorum. Ama detayları şimdilik gizli. Yakında onun üzerine de konuşuruz.

Önceki makaleRoberto Saviano Röportajı
Sonraki makaleSelim Evci Röportajı
Bir çevirmen. Çeviri onun için kendini ifade etmenin en uygun yolu. Son dönemde animeye sinemadan daha çok önem (değer) veriyor ve haddizatında Japoncaya merak salmış durumda. Sinemada 80 öncesi (Godard hariç) filmlerini elinin tersiyle itmekten çekinmiyor, saygı duymasına rağmen izlemekten hoşlanmıyor. "Sinema öldü!" fikrine katılmasa da sürekli gençleştirme operasyonları geçirdiğini düşünüyor ve dolayısıyla da izleyeceği filmlere katmanlı bir seçicilik uygulamaktan vazgeç(e)miyor. Her tür kara film ve animasyon onun için bir şansı hak ediyor. Reha Erdem ve Satoshi Kôn ne çekse seyrediyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here