Filmekimi 2009

Filmekimi 2009

616
0
PAYLAŞ

filmekimi2009

Her sene Ekim ayında düzenlenen ve Berlin, Cannes ve Venedik Film Festivalleri başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanında düzenlenen önemli festivallerde ilgiyle karşılanan filmleri sinemaseverlerle buluşturan Filmekimi, bu yıl da birbirinden önemli filmlere programında yer verdi. Cannes Film Festivali’nin bu yıl önceki senelere nazaran daha ‘dolu’ olan programının da etkisiyle, ilk gösterimini Cannes’da yapan pek çok önemli film de programda kendine yer buldu.

Programın en çok merak edilen filmlerinin başında, kuşkusuz günümüzün en büyük yönetmenlerinden biri olan Theo Angelopoulos’un 20. yüzyılı kişisel bir değerlendirme çerçevesinde sunduğu üçlemesinin ikinci halkası olan Zamanın Tozu (The Dust of Time) filmi yer alıyordu. Üçlemenin ilk filmi olan Ağlayan Çayır (Weeping Meadow, 2004); 1919 yılından başlayarak, 2. Dünya Savaşı’na kadar olan periyodu Yunanistan’da yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerle koşut bir şekilde aktarıyordu. Zamanın Tozu ise yönetmen A.’nın çektiği film aracılığıyla ilk filmin bittiği yer olan 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinden başlıyordu. Ama yönetmen A.’nın şimdiki zamanda geçen hayatı aracılığıyla da Angelopoulos bir yandan günümüz tarihini de bizlere anlatmayı ihmal etmiyordu. Angelopoulos’un bundan önce çekmiş olduğu filmlerdeki sessizlik, ölü alanlar ve Kuzey Yunanistan’ın puslu manzaraları, Zamanın Tozu’nda yerini Berlin ve New York gibi metropollerdeki boğucu mimariye bırakıyordu. Çoğunluğu İngilizce çekilen filmin bir diğer handikabıysa, fazla sıkıştırılmış hissi uyandırmasıydı. Akıp giden Angelopoulos filmlerinin aksine, Zamanın Tozu’nda bir ‘aceleye getirilmişlik’ hissi hakimdi. Ken Loach’un son filmi Hayata Çalım At (Looking for Eric) ise, son derece hafif bir komedi filmiydi. İşçi sınıfının hayata tutunma çabalarını bir postacının hayatı üzerinden anlatan yönetmen, daha önceki filmlerine nazaran oldukça hafif bir filme imza atıyordu. Serdar Akar’ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminin bir nevi Loach versiyonunu andırıyordu.

Das Weisse Band

Galalar kapsamında gösterilen bir başka önemli film de Michael Haneke’nin Beyaz Bant (The White Band) filmiydi. Angelopoulos ve Loach gibi iki önemli yönetmenin son filmleri hayal kırıklığı yaratsa da, Haneke son filmiyle herkesi etkilemeyi başardı. Haneke’nin filmografisindeki pek çok filmden parçaların yer aldığı Beyaz Bant bununla yetinmeyerek, tipik Haneke karakterlerine yeni açılımlar eklemeyi de ihmal etmiyordu. İnsan doğasının şiddete yatkınlığının yanı sıra, özellikle faşizm öncesi Almanya’da çocukların katı kurallarla yetiştirilmesiyle ileride iktidara gelecek Hitler yönetimi arasındaki dolaylı bağlantı bu sefer Haneke karakterlerinin motivasyonlarının farklılaşmasına yol açıyordu. Savaş öncesi Almanya’da fırtına öncesi sessizliğini andıran tedirginlik filmin bütününe hakim olurken; Haneke çocuk karakterleri üzerinden şiddeti ve insan doğasını sorgulayan bakış açısıyla izleyenleri bir kez daha sarsmayı başarıyordu. Güney Koreli yönetmen Chan-Wook Park’ın son filmi Kan Arzusu (Thirst) ise, Emile Zola’nın Therese Raquin’inden esinlenerek kendine has çılgın dünyasında oldukça sıra dışı bir vampir hikayesi anlatıyordu. İnsan doğasının suça/günaha yatkınlığı ve Hıristiyanlıktaki suç/kefaret ilişkisi üzerinden hikayesini anlatan yönetmen, diğer filmlerinde olduğu gibi yine bir yandan da türleri birbirleriyle iç içe geçiriyordu.

Yeni Romen Sineması’nın en önemli yönetmeni olan Cristian Mungiu’nun önderliğinde hazırlanan ve beş farklı yönetmenin kısa filmleriyle Çavuşesku Dönemi Romanyası’ndan kesitler sunduğu Altın Çağdan Hikayeler (Tales From the Golden Age), programdaki ilgiye değer filmlerden bir diğeriydi. Her yönetmen Çavuşesku iktidarı sırasında ülkede yaşanan farklı bir olaya tipik Balkan mizahıyla yaklaşarak, trajikomik insanlık hallerini beyazperdeye aktarıyordu. Dikta rejiminin hayatın her alanında baskın olan gücünü ve çarpık uygulamalarını açık eden film, bir yandan da dikta rejimiyle dalgasını geçmekten geri durmuyordu. Rachid Bouchareb’in Londra Nehri (London River) filmiyse; İngiltere’de yaşanan terör olaylarından sonra çocuklarını kaybeden bir İngiliz anneyle Müslüman bir göçmen babanın dramını son derece mesafeli ve oturaklı bir şekilde anlatıyordu. Toplumsal önyargılar ve insanlık üzerine son derece zarif ve dikkate değer bir filmdi. Terör olaylarını sadece arka planda veren ve esas olarak toplumsal önyargılarla ilgilenen film; karakterlerinin duygularını sömürmeden ve herhangi bir tarafın propagandasını yapmadan hikayesini ekrana aktarıyordu.

 

Derimin Altında’dan (In My Skin, 2002) sonra bir kere daha değişim/dönüşüm temasını sorgulayan Marina de Van’ın son filmi Dönüşüm (Don’t Look Back); bir kadının küçüklüğünde yaşadığı hafıza kaybı nedeniyle hatırlayamadığı çocukluk anılarına doğru yaptığı yolculuğu anlatırken; bir yandan da dört başı mamur bir gerilim filmi atmosferi yaratmayı başarıyordu. Baş karakterin yaşadığı içsel değişim, onun fiziksel bir dönüşüm geçirmesine de neden olarak; dönüşüm sürecinin ruhsal olduğu kadar fiziksel sıkıntılarına da vurguda bulunuyordu. Costa Gavras’ın Cennet Batıda (Eden is West) filmiyse; mültecilerin nasıl sömürüldüğünü trajikomik bir yolculuk hikayesi çevresinde gösteriyordu. Ülkesinden Paris’e gitmek isteyen genç ve yakışlı bir adamın yol boyunca başına gelenler, 21. yüzyılda göçmenlerin karşılaştıkları sorunları açık ederken; sınıfsal farklılıkların, sosyal adaletsizliğin ve fırsat eşitsizliğinin boyutlarını da gözler önüne seriyordu.

Woody Allen’ın Avrupa turundan sonra yeniden New York’a dönüşünü müjdeleyen Kim Kiminle Nerede (Whatever Works), tipik Allen filmlerinden biriydi. Bildik Allen temalarından olan aşk, ölüm, talih, felsefe ve sanat gibi temalar üzerine kurulan film; Boris Yellnikoff karakterinin çevresinde kümelenen bir grup insanın New York’a taşınarak değişen hayatlarını konu alıyordu. Allen’in her zamanki zekice esprileriyle süslenen film, Allenseverler için keyifli bir deneyimdi. 1970’lerin ve 80’lerin kalburüstü bilimkurgu filmlerine ithaf edilerek yazılan Ay (Moon) ise, bir bilimkurgu filminden beklenmeyecek kadar sıkıcı ve tekdüzeydi. Film, finale kadar ağır aksak ilerlerken, finaldeki on dakikalık gerilim de ucu açık bir şekilde bırakılmak yerine; yönetmenin iki satırlık gelecekten haberler klişesiyle kapanarak daha da sıradanlaşıyordu. Açık ara programın en kötü filmlerinden biriydi.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Yıldız Tablosu
Beyaz Bant forum resmi

Londra Nehri forum resmi

Altın Çağdan Hikayeler forum resmi

Kan Arzusu forum resmi

Zamanın Tozu forum resmi

Dönüşüm forum resmi

Cennet Batıda forum resmi

Kim Kiminle Nerede forum resmi

Looking for Eric forum resmi

Ay forum resmi

PAYLAŞ
Önceki makaleThomas Vinterberg
Sonraki makaleDiary of a Sex Addict
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK