Miranda July Röportajı

Miranda July Röportajı

458
0
PAYLAŞ

2005 yılında ödül kazanan ilk filmi Me and You and Everyone We Know’a kadar Batı yakasından gelen bir performans ve video sanatçısı olarak tanınan Miranda July zahmetsiz bir şekilde yeni alanlara yönelmiş görünüyor. 2007 yılında kısa öykülerini topladığı ve Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü aldığı No One Belongs Here More Than You’nun ardından 2009 Venedik Bienali için yaptığı etkileşimli heykel bahçesi bu sene Union Square’e taşındı.Bu noktada, Miranda July şaşırtıcı bazı kariyer değişiklikleri yaşadı. İlk filminin ardından altı yıl kadar büyük bir heyecanla beklenen ikinci filmi The Future Sundance prömiyerinin ardından Berlin Film Festivali’ne gidecek.

The Future, July’ın 2006-2007 yılları arasında çeşitli şehirlerde yaptığı Things We Don’t Understand and Definitely Are Not Going to Talk About performansı üzerine şekillenmiş. Filmde uzun zamandır July’ı takip edenlerin yabancılık çekmeyeceği gerçeküstü teatral unsurlar yer alıyor. Filmde, ay, konuşan bir kedi karakterinde. Zaman duruyor. Hayaller gerçeğe dönüyor.

Filmde üzerinde durulan bu unsurlar biraz yapmacık gibi görünüyor olsa da, July The Future bir korku filmi diyerek net bir açıklama yapıyor. Miranda July’ın içinde bulunduğumuz ve bağlantımızın olmadığı dijital çağda bağlantı kurma olasılığını büyük bir umutla ve takıntıyla beklediğimiz tüm işleri gibi The Future da yaşadığımızı hissettiriyor ve asla şaşırtmaya son vermeyecek gibi görünüyor.


Filmmaker: The Future’ın Things We Don’t Understand Definitely Are Not Going To Talk About adını taşıyan canlı performanstan nasıl evrildiğini anlatır mısınız? Biri nasıl diğerine dönüştü?

July: Bunu New York’ta yaptığımda filmdeki gerçeküstü bölümler olarak karşımıza çıkan tüm temel unsurlar performansta da yer alıyordu. Ancak önceki kadar olağandışı değildi, performans doğası gereği daha farklı ve özgür bir ortamdı. Bu nedenle, başlangıç noktasının böyle olmasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Başka bir film yapmak istediğimi biliyordum ve kendi kendime oturup: “Tamam, ikinci filmimi yapıyorum” dedim. Sanırım bir şekilde bunu yaptığımı bilmek istemiyordum. Son derece özgür, endüstriden ve pazardan bağımsız bir film yapmak istiyordum. Performansı bitirdikten hemen sonra filme başlamaya hazırdım. Aslında performans ile turneye çıkmayı istememe rağmen bununla pek ilgilenmiyordum.

Performansını bitirdiğinde olabildiği kadar keşfettiğini düşünüyor musun? Başarılı olmak sezgilerine daha çok güvenmene mi yol açıyor yoksa kendini sorgulamaya mı neden oluyor?

Başarı saf yaratıcılık kadar kendine güven duygusuna neden olmuyor. Belki bir toplantı gibi ortamda yardımcı olabilir ancak içsel ve kişisel özgürlükten çok farklı. Benim için önemli olan ne yaptığımdır. Çalışıyorum ve benim için en önemli olan şey başarılı olmaktan ziyade nasıl yapacağımı öğrenmektir. Eğer işler iyi gitmiyorsa devam etmekten vazgeçebilirim. On yıl öncesinde Me and You and Everyone We Know için nasıl çalışıyorsam halen aynı şekilde çalışmaya devam ediyorum. Bir anlamda, değişen birşey yok.

Açıklamalarınızda çocukluk döneminizde “Ways to go Back in Time/Enter Other Worlds” adıyla bir dosyanız olduğunu ve bu dosyanın halen boş olduğunu okumuştum. Bunu yaptığınızda kaç yaşınızda olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Bunu kimsenin sormamasını umuyordum çünkü o kadar da küçük değildim. Sanırım 12 veya 13 yaşında olmalıydım.

Yaşınız ilerledikçe, yani yirmili yaşlarınızla birlikte, halüsinatif uyuşturucular, geçmiş yaşama dönüş veya Transandantal Meditasyon gibi çeşitli yöntemleri denediniz mi? Yoksa “Other Worlds” sadece çocukluğunuzun bir parçası mıydı?

Asla bunu nasıl yapabileceğimi araştırmaktan vazgeçmedim. Uyuşturucular konusunda çok ileri gitmeyecek kadar güvenlik yönelimli birsi olduğum için, seçeneklerden biri bu değildi. Ailem benden farklı olarak çok “New Age” yaklaşımındaydı. Aradığım yolun sanat olduğunu düşündüm ve böylece bir şey yapabilirdim. İçimde küçük bir parça halen bir kitap veya bir film aracılığıyla doğru kelimelerin kombinasyonunun, şiirsel anlamda değil, bir yerlere ulaşabileceğini söylüyor. Bu benim için özel bir şey, film yaparken bunu doğrudan ortaya koymuyorum (gülüyor).

Sence bir şey yaratırken içten gelen kişisel değerler diğer insanları etkiliyor mu? Daha gençken düşündüğün gibi seni besliyor mu?

Bu çok eğlenceli ve hiç yirmili yaşlardayken düşündüğüm gibi değil. Yaklaşık beş yıl öncesine kadar “oraya hiç ulaşamayacağım” düşüncesine sahiptim. “Orası” ile kastettiğim ödüllendirilmek veya size huzur getirmesi. Bu sadece her zaman hevesli olma duygusu taşımaya neden oluyor. Sadece oraya ulaşmaya çalışıyorsunuz ve hiçbir zaman oraya ulaşamıyorsunuz. Zamanla öncelikler değişiyor. Sonunda, elbette finansal değil ama görünür ve bilinir olmak gibi bir ödül kazanacağımı düşünerek mücadele ediyordum. Sonra bu da klasöre geri gitti. Bir yere ulaştığınızda, şu anda insanlarla iletişimimde olduğu gibi, üzerinde konuşulamayan bir sürece dönüştü. Kendiniz hakkında bir dergide yazı okumak pek de anlaşılamayan bir durum.

The Future’daki ay veya kedi gibi gerçeküstü karakterler teknoloji ve insan ilişkileri hakkında mı, ego ve kendi kişiliğinin farkında olmayla kontrol edilemeyen karakterleri ifade edebilme arzusuyla mı bu tercihi yaptınız? Kediler internette kendileri hakkında insanların ne söylediğine aldırış etmeden içgüdüleriyle hareket ediyorlar.

İnsanların düşündüğü kadar hayalperest ve tuhaflıklar peşinde koşan birisi değilim. Ay ve kedi gibi karakterlerin hikâyeye dahil olması bana neredeyse bilimsel olacak şekilde kararlı ve planlı gibi geliyor. Aya bakarken: “Konuşabilse nasıl olurdu?” gibi değil. Ben bir hikâye anlatmaya çalışıyorum, her ne kadar bu fikri beğeniyor olsam da, donmuş zamanın içinde yalnız bir karakter var ve bu neredeyse biraz sıkıcı. Sabahın üçünde, karanlığın içinde etrafı nasıl aydınlatacağız? Ay orada duruyor… Sonra buradan yola çıkıyorum.

Konuşan kedi karakteri, bir anlamda konuşan kedilerin hikâye anlatımının alt kategorisi mi? The Master ve Margarita ile birkaç yıl önceki Murakami kitabındaki gibi mi yoksa yazım sürecinde aklınıza bile gelmedi mi?

Hımm… Onlarda konuşan kediler var mıydı?

Evet, vardı.

Kedilerle ilgili bölümü yazarken tesadüfen George Saunders’ın “Fox 8” adlı hikâyesiyle karşılaştım ve kendi kendime: “Aynen böyle olmalı! Bu harika, George’u tanıyorum ve bu sesi çalmama izin verecektir!” demiştim. Ancak sonrasında böyle olmadı.

The Future’daki karakterleriniz gibi internete ara vermeye çalıştığınız zamanlar oldu mu? Başarılı olabildiniz mi?

Yazabilmek için neredeyse her gün bunu bir anlamda yapıyorum. İnternetin kablosunu çekiyorum ve iPhone’umu arabamın torpido gözüne koyuyorum. Bu daha zor hale getiriyor ancak en azından beni durmaya zorluyor. İlk hissettiğim, internet olmadığı için görülmeyecek olmam. Ayrıca, internet de gitmiş oluyor. Böylece istediğim mahremiyete sahip oluyorum. Bunun tersi durumda ise bir anlamda internetin beni gördüğünü hissediyorum. Ama sonuçta tamamen yalnız oluyorum ve beni göremiyorlar. Güzel bir his. En azından yaklaşık iki dakikalığına.

İnternetle ilişkini bağımlılık olarak mı değerlendiriyorsun?

Evet, kesinlikle bağımlılık. Belki bunu söyleyerek kendimi rahatlatıyorum ama tanıdığım pek çok insan bu bağımlılığa sahip. Bazıları biraz daha az bağımlı. Kocam benden daha az bağımlı. Odamın içerisinde dolaşırken okunmamış yeni bir e-mail gelip gelmediğini görmek için uzaktan bilgisayarıma göz atıyorum. Orada olduğunu bilmeye ihtiyacım var.

Diğer dünyalara girmekle ilgili klasörü hazırladığınız dönemlerde uzun vadeli, adanmış bir ilişkiyi romantize etmiş olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Yaklaşık 13 yaşlarındayken, klasörü hazırladığım dönemlerde, oğlanlarla ilişkilerim başlıyordu. Benim için romantizm uygun ‘birini’ bulmak ve diğer dünyaya beraber girmeye çalışmak biçimindeydi. Gecenin geç bir saatinde bir oğlanla birlikte yatakta uzanırken ve neredeyse halüsinasyona varacak derecede uzun süre konuştuktan sonra ona: “Sözcükler bizi alıkoyuyor, birbirimizle konuşmadan iletişim kurabilirsek başka bir dünyaya geçebiliriz” gibi cümleler kurduğumu çok net olarak hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse kastım öpüşmek değil, daha ötesinde bir şeydi. “Konuşmamak” derken kafamda olağanüstü bir algılama ve astral seyahat gibi şeyler vardı. Elbette bu tam oğlanın üzerime atladığı zaman gerçekleşiyordu. Ben de kendi kendime: “Oh, tamam. Bunu nasıl öğreneceğimi göreceğim” diyordum.

Banliyölerde başka birisinin sizinle ilgilendiği sade hayatla ilgili film hayali ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Sanırım pek çok kadın, sadece sağlıklı ve eşit olmak anlamında değil, gerçekten başkasının kendisiyle ilgilenilmesinin hayalini kuruyor. Böylece tamamen pasif oluyorsunuz. Benim için ruhumu tamamen kaybetmek anlamına geleceği için buna asla izin vermedim. Bu nedenle In the Future’da oraya varabilmek için bunun uygun bir seçenek olduğu, kaybedecek bir şeyim yok düşüncesinden yola çıktım. Bu benim açıklamam. Bu noktada başkalarının nasıl tepki verecekleri hakkında hiçbir fikrim yok. Eminim farklı kişilere farklı şeyler ifade edecektir.

Bir korku hikayesi olarak The Future’dan söz eder misiniz, sizin ‘korku’ tanımınız nedir?

Benim için korku hikâyesi duygusal korku hikâyesidir. İsyan etmeyi unutmayı denediğiniz şeylerle ilgili olmalıdır. Birşeyleri saklamaya veya uzağa itmeye çalıştığınızda onların geri döndüğünde daha korkutucu olacağını düşünüyorum. Filmde bunların bazıları var. Aslında bunlar uzun bir süredir ilgimi çekiyordu. Me and You and Everyone We Know öncesinde yaptığım bir performansta kendisini arka bahçesine gömen ve hayatına devam eden ancak gömdüğü şeyleri bir türlü unutamayan bir kadınla ilgiliydi. Daha sonra tüm bunlar korkunç bir hal alıyordu. Kendi yokluğunda korkunç bir hale geliyordu. Sadece, tüm bunların benim için her zaman ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim.

Çekimlerin Los Angeles’ta yapıldığı ve ekibin büyük oranda Alman olduğu bir film yapmak nasıl bir deneyimdi? Bunun filmi etkilediğini düşünüyor musunuz?

Finansman, vize konusundaki problemler ve insanları bir araya getirme gibi durumlardan dolayı belli bir oranda Alman ekip kiralayabildim. Sonucun yaratıcı olması iyi oldu. İyi insanlar olmaları ve işlerini iyi yapmaları dışında başka bir şekilde etkili oldular mı bilemiyorum. Etnik bir genelleme gibi olacak ama ses teknisyenimiz müthişti. Böyle bir bütçeyle bu kadar iyi bir ses teknisyeni bulabilir miydik bilemiyorum. Öte yandan, sanırım Almanlar için bir Amerikan filmi yapmak aynı zamanda da çekiciydi. Bu nedenle, her şey bizim için olumlu gelişti. Tüm bunların sonunda gerçekten ilginç insanlarla birlikte olmuş olduk.

Hamish Linklater’ın iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum ve The Future için sizinle birlikte oynaması beni çok heyecanlandırdı. Biraz saçma bir soru olacak ama onun saçları sizinkine oldukça benziyor. Bu tesadüfen mi oldu ya da?

Öyle. Kesinlikle oyuncu seçimi gibi saçların seçimini yapmıyorum. Oyuncu seçimini yaptığım sırada bunun hakkında pek düşünmüyordum. Aslında, o sıralarda saçları biraz daha farklıydı. Gerçi sonunda benimkiler gibi olmasına karar vermiştim. Sanırım bu sadece hoş bir tesadüftü.

Röportaj: Film Maker Magazine
Çeviri: Erdem Korkmaz

PAYLAŞ
Önceki makalePera Müzesi’nde Deneysel Sinema Günleri
Sonraki makaleFilmmor Kadın Filmleri Festivali Başlıyor
Edebiyatını oldukça sevdiği Amerikan sinemasıyla bazı istisnalar dışında bir türlü aradığı etkileşimi kuramadı. Avrupa (özellikle Fransız ve İtalyan) sineması başta olmak üzere ‘kendi sinemasını’ yapan tüm bağımsızlarla ilgileniyor. Yanıt veremediği sorulara sinemayla yanıtlar aramaya çalışıyorken çoğu zaman kendisini yeni sorular sorarken buluyor. Sadece sinema değil tüm sanat dalları ve özellikle edebiyat ile müziğin peşinde yaşamı ve kendisini anlamaya çalışıyor. Siteye şimdilik çeviri yaparak destek vermeye çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK