Luis Bunuel

Luis Bunuel

421
0
PAYLAŞ

luis-bunuel

1929’da gördüğü bir rüyadan esinlenerek ve film yapmaya karar verişinin sebebi olarak gösterdiği Fritz Lang filmi “Der Müde Tod”un itkisiyle sinemaya başlayan Bunuel için hayat, önündeki yarım yüzyıl boyunca gerçeğin düşlerin içinde çözündüğü bir sinema salonuydu. Yedinci sanata ilgisini de bu noktadan “Film rüya gibidir. Sinema salonunun ışıklarının sönmesiyle, gözlerimizin kapanması aynı şeydir.” sözüyle düş fetişine bağlayarak açıklamıştı. Varlıklı ve inançlı bir burjuva ailesinden gelip, gittiği Katolik okulunda bu Hristiyan din ahlakından uzaklaşmaya başlaması içinde çarpışan karşıt kutupların ilk sinyalleri olur. Laik bir okula geçmesiyle felsefe, tarih, edebiyat ve sanata merak sarar. Üniversitede müzik okumak istemesine rağmen art arda gittiği ziraat ve endüstri mühendisliği bölümlerinde dikiş tutturamaz. Son olarak pek çok filminde de kendine yer bulan böceklere olan ilgisi onu böcekbilimi okumaya yönlendirir. Dali ve Lorca ile tanışmaları bu sıralarda gerçekleşir. 1925’te Fransa’ya gitmesinin üzerine sinemaya olan ilgisi yeni filmler ve eleştiri yazılarıyla katmerlenir. André Breton’un henüz bir yıl önce dadacılardan ayrılarak ilan ettiği 1. Gerçeküstücülük Manifestosu ise Bunuel’in bu ilgisini şekillendirir. Breton’un avantgardizmden çıkardığı, yazarı tüm normlardan özgürleştiren otomatik yazın kavramına sinemada en çok yaklaşan film olan Endülüs Köpeği, Bunuel’in ilk ve aynı zamanda en gerçeküstücü filmidir. Altın Çağı ile hikâye anlatmaya ağırdan bir giriş yapar, Meksika’da çektiği ve en çok tanındığı son dönem filmlerinin bazılarında (Belle de Jour) ise neredeyse konvansiyonel öykülemeye geçer. Fakat bu filmlerinde bile nerede karşımıza çıkacağı belli olmayan ve tüm akışı sekteye uğratan gerçeküstü öğeler önemli yer tutar. Film yaptığı üç farklı ülke (ABD denemesini saymazsak; İspanya, Fransa, Meksika) Bunuel’in gerçeklik algısında önemli bir çeşitlenme yaratır, bu sayede sert kabuklarla korunarak saklanan kök salmış alışkanlıkların sorgulanmasında ona fikir verir. Gerçek olarak bilinenlerin kültür ve geleneklere ne derece bağlı olduğunu Bunuel’in bir filmindeki bağlantısız iki sahneyi birbiriyle karşılaştırarak görmek mümkündür.

“Tanrı sağ olsun, ateistim.” diyen Bunuel topluma sinmiş gelenek, din, aile, burjuva ahlakı gibi normların insanın etrafına çektiği sınırlardan bahsederken kendince özgürlüğün peşinde koşar. Bu özgürlük, insanoğlunun kendini güvende hissetmek adına yarattığı ve sonrasında kölesi olduğu kurumlar dâhilinde ulaşılmaz bir noktada kalır. Aslında gerçeğin ne kadar trajik olduğunu onu abartarak, karikatürize ederek anlatırken görmeyi beklediği yanıt ise basitçe “tepki”dir. Çünkü onun için tüm çarpık düzen zaten insanoğlunun verdiği kendiliğinden bir içe dönük tepkidir. İnsanın en doğal yanı olan binyıllardır içine işlemiş dürtüleri, arzuları toplumsal yaşam içinde sınırlandırılmış, törpülenmeye çalışılmaktadır. Bu kıstırma çabalarına ise zihnin reaksiyonu fetişler, sapkınlıklar, şiddet (Bunuel’in Sade’cı yanı) yaratımıdır. Bunuel filmlerindeki tipler (Usta, karakter sinemasına, psikolojik çözümlemelere pek yüz vermez.) ulaşamadığı arzuların kölesi olmuş, bir yere kadar bunu sineye çeken, her an patlayıp “ayıp” şeyler yapabilecek tatminsiz kimselerdir -yemek yiyemeyen burjuva grubu, hoşuna giden hizmetçisiyle birlikte olamayan yaşlı adam, hatta ve hatta hayvanat bahçesinde sıkışan devekuşu-. Onun için insanları eyleme geçirmenin yolu onları kışkırtmak, hedefine aldığı karşıt fikirleri çürütmenin yolu ise alaya almak, gülünç kılmaktır. Altın Çağ beyazperdede ilk oynadığında insanların sinirden perdeye fırlattığı eşyalar Bunuel için kuşkusuz Oscar heykelciğinden daha onur vericidir. Filmlerinin keyifle izlenen güldürüler olarak algılandığını gördüğünde ise artık insanların her şeyi kanıksayabildiği gerçeği onu çok korkutur.

Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

Sitede bulunan Luis Bunuel filmleri:

Un Chien Andalou (1929)
L’age D’or (1930)
Los Olvidados (1950)
Viridiana (1961)
El Angel Exterminador (1962)
Belle de Jour (1967)
Tristana (1970)
The Discreet Charm of the Bourgeoisie (1972)
The Phantom of Liberty (1974)
That Obscure Object of Desire (1977)

PAYLAŞ
Önceki makaleJean Vigo
Sonraki makaleRıza
1988, Ankara. Yazılımcı ve Medya & Kültürel Çalışmalar mezunu. Yıllardır tutkuyla bağlandığısinema üzerine okuyor, izliyor, arada da yazıyor. Amatör tiyatro ve kısa film denemeleri yaptı.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK