Catherine Breillat Röportajı

Catherine Breillat Röportajı

387
0
PAYLAŞ


Gala Film etiketiyle Catherine Breillat filmleri arka arkaya Türkiye’de yayınlanırken, bizler de Fransa’nın nevi şahsına münhasır kadın yönetmenlerinden olan Breillat ve sineması üzerine Maria Garcia’nın Cineaste’de yayınlanan röportajının çevirisine yer vermeyi uygun bulduk. Türkiye’de çok tanınmamasına rağmen, özellikle festival seyircilerinin filmlerine aşina olduğu yönetmenin televizyon için çektiği son filmi The Sleeping Beauty üzerinden ilerleyen röportaj, Breillat sinemasının temel motiflerini de ortaya koyuyor.

(Son filminiz) The Sleeping Beauty’deki Anastasia bana A MaSoeur!, 36 Fillette ve Bluebeard’daki ana karakteri hatırlattı. Çok tahammülsüz. Genç ana karakterlerinizin bu özellikleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Ne anlamda tahammülsüzlük?

Sanırım büyümek hakkında.

Kesinlikle haklısınız. Kişisel olarak, küçük bir kız olmak ve onu takip eden ergenlik döneminin sıkıcılığını tahammül edilemez buluyordum. Bu doğru değil mi?

Evet ve sanırım sizin filminiz (Sleeping Beauty) bir anlamda genç kızlık tarihçesi. Biraz daha yaşımızın büyümesini isteyip evli veya anne olarak yaşlanmayı arzu ederek zamanımızı geçiriyoruz. Neden bu deneyim sizin için hâlâ gerçekçiliğini koruyor?

Benim deneyimlerime göre genç kızlar asla evlenmek istemiyorlar. İlk arzuları var olmak. The Sleeping Beauty’deki ana karakter hamile kalmıştı ancak bebek sadece ona aitti. Aslında bebeği yalnızca kendi başına yaptığı bebekti. Diğer filmlerde ise yetişkinliğe geçmek isteyen kızlar bunu kendi başlarına yapıyorlardı.

Kısa bir süre önce genç kızlarda beni etkileyen bir şeyler olduğunun farkına vardım. Bir babanın dâhil olmadığı şekilde çocuk yetiştirmek için çok genç yaşlarda çocuk sahibi olmaya yönelik bir eğilim bulunuyor. Bu durum Fransa için yeni bir gelişme. Pek çok kız annelerinin ikili bir rol oynamasını istiyorlar. Anneleriyle ilişkilerinin aynı şekilde kalmasını ancak aynı zamanda çocukları için büyükanne olmasını istiyorlar. Bu durum Anastasia’nın bebeği için geçerli değil çünkü önceki yüzyılı uyuyarak geçirmiş. Anastasia’nın annesi yok. Bu durumun ABD’de de aynı şekilde olup olmadığını bilemiyorum ancak bunun yaygınlaşan bir fenomen olduğunu söyleyebilirim. Ondört veya onaltı yaşlarında bile olsalar kız çocukları kürtaj yaptırmak yerine çocuk sahibi olmak istiyorlar.

ABD’de sınıf farklılıkları var. Varlıklı ailelerin kız çocukları diğerlerine göre daha geç çocuk sahibi oluyorlar. Belki de çocuk yapmaya karar veren kızlar çocuklarının kendilerini ifade edebileceğini düşünüyor olabilirler.

Sanırım haklısınız. Yaşınız gençken “Bir bebeğim var ve birisini buldum. Bir şeyleri başardım” demek kolay olabiliyor. Kesinlikle benim kızım için de aynı durum geçerliydi. 36 Fillette ve A Ma Soeur! filmlerindeki karakterlere geri dönmek isterim. Genç kızlarla ilgili olarak takıntılı olduğum durum; onların birey olmalarına rağmen henüz varoluşlarını gerçekleştirememeleri. Korkuyorlar ve aynı zamanda hem güçlü hem de zayıflar. Yaşamla vahşi bir biçimde yüzleşiyorlar. Zayıf olmalarının nedeni ise gelecekte kim olacaklarını bilmiyor olmaları.

Anastasia ile Peter’in ilişkileri hakkında konuşabilir miyiz? Peter onun sembolik olarak kardeşi ve ilk aşkı. Aynı zamanda kötü, ‘diğeri’ ve Anastasia onu bulma arayışını tanımlamaya devam ediyor.

Kardeşi, ilk aşkı ve ilk hayal kırıklığı. Onların yatakta birlikte oldukları sahnede sanki boşanmalarının ortalarındaki evli bir çifte benzediklerini hissediyorsunuz. Peter ne yapacağını bilemez halde. Ona ihanet edecek ilk erkek.

Bu filmde Peter’i aramak Anastasia’nın hayali. Yaşamımızı tanımlayan deneyimlerin aile veya çevresel etkenlerden daha çok çocukluk hayallerimiz olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Anastasia’nın çok genç bir kız olarak Peter ile birlikte yatakta görüldüğü ilk sahne tamamen aseksüel bir sahne. Garip bir şekilde, eski Amerikan filmlerinde pijamalarını giyip farklı yataklarda yatan çiftlerin olduğu sahneler de çok aseksüel. Bu küçük kız bir erkek çocuk olmayı değil ama korkusuz olmayı istiyor. Bu, onun erkeksi tarafı. Her ne kadar uzun sürecek olmasa da, korkusuzca macera arayışına girdiğinde bu arayışında onu koruyan yegâne kişi Peter. Her zaman genç kızların cesareti hoşuma gitmiştir ve daima ailedeki en genç kız cesur olabilmiştir. Bunun doğru olduğuna dair hiç şüphem yok çünkü benim de bir ablam vardı ve ben ondan daha cesur olmak zorunda kalmıştım.


Bir sanatçı olarak gerçek hayattaki kardeşlik ilişkilerinde olanları farklı şekilde hayal ederek bunları değiştirebilmek müthiş olmalı.

Bu durum, bir sanatçı, özellikle de bir yönetmen için büyük bir avantaj çünkü bunu görsel hâle getirmenize olanak sağlıyor. Bireyler olarak aynı deneyimleri yaşıyoruz ve böylece kurmaca var olmaya devam edebiliyor. Aynı nedenden dolayı sinemada kendimizi tanıyoruz veya perdede kendimizi görebiliyoruz. Ben bile perdede kendimi görebiliyorum.

Ne zaman?

12 yaşındayken ilk izlediğim film olan Bergman’ın Sawdust and Tinsel’ini izlemiş olmam kendimi tanımamı ve yönetmen olma heyecanımı uyandırmıştı. Her zaman Harriet Andersson’un benim ‘kurgusal bedenim’ olduğunu söylemişimdir. Tüm filmlerim bu karakteri takip etmiştir çünkü o benim.

Anastasia’nın 100 yıllık uykusu süresince yaşamında devam eden tek karakter çingene kız. Anastasia uyandıktan sonra onun tekrar görünmesi beni çok şaşırtmıştı.

Küçük kızlar için korku ve yegâne tehlike erkeklere karşı duyulan arzudur. Anastasia için durum böyle değil; özellikle Roman kızla olan tutkulu ilişkisinde korku duymuyor. Kız Anastasia’ya diğer kızların bu tarz ilişkilerde dikkate alınmadığını anlatıyor. Çingene kız kesinlikle korkulması gereken bir figür ancak Anastasia ondan korkmuyor. Bununla birlikte Anastasia’ya hükmedici şekilde yön veriyor.

Filmde Romanlar özgürlüğü temsil ediyor. Son yüzyılda içinde bile değişmediler. Giydikleri kıyafetler hâlen aynı. Eğer eski Roman kıyafetlerini bulabilirseniz film için yapılanlarla birebir aynı olduklarını görebilirsiniz.

Roman kız Anastasia’ya âşık. Anastasia’ya kendi hayvanını ve aslında her şeyini veriyor. Romanları, özellikle de onların yaşama duydukları tutkuyu perdeye yansıtabilmek beni son derece mutlu etti. Uzun bir süredir Fransızların arasında yaşamaya devam ediyorlar. Amerikan basınında yer alıp almadığını bilemiyorum ancak Fransa’da zulme uğradılar ve şimdi de hükümet onları sınır dışı etmek için önlemler alıyor. Yakın zamanda gösteriler de yapıldı. Kendi adlarına konuşmalarına ve yaşam sevinçlerini göstermelerine imkân tanımak beni memnun etti.

Filmde Romanlara yapılan göndermeler bana Fransız besteci Camille Saint-Saëns’in ünlü 3 Numaralı Keman Konçertosu’nu anımsattı. Saint-Saëns’in Fransız olduğu düşünüldüğünde oradaki ‘çingene’ teması bana hep şaşırtıcı gelmiştir. O bölüm, tutkulu İspanyol kemancı Pablo de Sarasate için yazılmıştı ve belki de o Flamenko temalarına göndermede bulunuyordu.

Filmde Romanlar dans edip şarkı söylüyorlar ve elbette kendi dillerini konuşuyorlar. Ne söyledikleri hakkında en ufak bir fikrim yok.

Aynen Flamenko gibi, ne söylediği önemli değil. Anlam kendisini belli ediyor.

Evet, her zaman Flamenko müziğini sevdim. Bunun daha da ötesinde, Flamenko tavrını sevdim. Flamenko arzudur. Her zaman sinemanın Flamenko ve boğa güreşi gibi olduğunu söylemişimdir. The Last Mistress filminde Asia Argento tarafından canlandırılan ana karakter kanında Flamenko olan İspanyol bir çingene kızdı.

The Snow Queen korkutucu bir peri masalı, elbette erkekler için korkutucu bir masal. Neden bunu senaryoya dâhil etmeye karar verdiniz?

Snow Queen bir başlangıç hikâyesi. Çocukluktan yetişkinliğe bir geçiş. Bizim hikâyemizde oğlan, Peter, Anastasia’ya âşık olarak onun genç kızlıktan kadınlığa geçişini temsil ediyor. Elbette, aynen Brief Crossing filminde olduğu gibi onun ardından gidiyor.

Pek çok peri masalı kızlar ve kadınlar hakkında veya onlara yönelik. Şimdi siz de zamanınızı onlara adıyorsunuz. Bunun nedenlerini tartışmak ister misiniz?

Peri masalları çocukluğumuzun başlangıç noktasıdır. Aynı zamanda, bilinmezliğe yönelik izdüşümleridir. Bir çocuk olarak bizim bilinmezliğe yolculuk etmemize olanak sağlarlar. Ben büyümekteyken benim için bunu ifade ediyorlardı. Peri masallarının erkek çocuklarını da ilgilendirdiğini düşünüyorum ancak Sleeping Beauty’nin hikâyesi böyle değil. Bu filmi yapmayı tercih ettiğimde bu tuzaktan kaçınmak istemiştim. Bu nedenle, Anastasia’yı erkeksi bir kıza çevirdim. Küçük oğlan çocukları filmi izlediklerinde onun karakterinden oldukça büyüleniyorlar. Eğer filmi Anastasia ile Johan’ın (David Chausse) ilişkisi ile bitirmeseydik, o zaman bu çocuklar için bir film olurdu.


Sanırım bu doğru. Özellikle de Anastasia’yı macerasına çıkaran o harikulade trenden dolayı. Onu buldunuz mu yoksa siz mi yaptınız?

Bulabileceğim şeyleri yapmıyorum. Bazen bir film yapmaya başladığınızda şanslı olursunuz ve demiryolu da benim için öyle oldu. Asla onu inşa edecek bir bütçeye sahip olamadım. Onu Seine Nehri kıyısında terk edilmiş gemi ile birlikte içinde bir ağaç yetişir hâlde buldum. O seti oluşturmak hatırı sayılır bir servete mal olurdu. O orada duruyordu (Breillat burada filmin başında, nehrin arka planda yer aldığı, Anastasia’nın trene doğru yürüdüğü sahneden söz ediyor).

Paranız olmadan film yaparken önünüze çıkan fırsatlardan yararlanmak zorundasınız. Örneğin, Parfait Amour için çalışırken sisli dağların bulunduğu sahneler olmasını istiyordum. Sisli bir yer bulmanın hiç de zor olmadığına karar vermiştim. Vadinin derinliklerinde sis vardı. Eğer bunu özel efektlerle yapsaydım bana dört milyon dolara mal olurdu. Bir film yaparken önyargılarınızın olmaması gerekir. Senaryoda yazdığınıza bağlı kalabilirsiniz ancak değişime ve etkilenmeye açık olmanız gerekir. Elbette kesin fikirlerim oluyor ancak doğanın bana sunduğu şeyleri çekiyorum. Brief Crossing’in sonunda gemiyi terk ederlerken senaryoda bulunmamasına rağmen muhteşem bir fırtına vardı ve biz bunu çektik. Ne yazık ki yanımızda hiç yağmurluk getirmemiştik ve tek bir uzun plan çekmek durumunda kaldık.

Sleeping Beauty’de kullandığınız treni nereden buldunuz?

Tren, Paris’in kenar mahallelerinden birinde bir zamanlar ulaştırma amaçlı kullanılıyormuş. Aslında bir dernek veya kulüp için inşa edilmiş ancak demiryollarına tutkun birileri onu restore etmişler. Bir film yaparken bu ve benzeri tutkulara sahip pek çok insanla tanışıyorsunuz.

Filmle ilgili önceden hazırlık yapmak çok önemli, öyle değil mi?

Evet, son derece önemli. Bulabildiğim için çok şanslıyım. Bulamasaydım onun yerine geçecek başka bir şey kullanmak zorunda kalırdım. Eminim bir mucize olurdu ve onun yerine başka bir şey bulabilirdim.

Sleeping Beauty’nin vizyondaki gösterimi sırasında bir sonraki filminizinLa Belle et La Béte olacağını söylemiştiniz. Jean Cocteau’nun filmi hepimizde kalıcı bir iz bırakmıştır. Senaryoyu nasıl yazmayı ve yönetmeyi hayal ediyorsunuz, filmin orijinalinin ağırlığıyla nasıl başa çıkacaksınız?

Evet, peri masallarından bir üçleme yapmayı düşünüyorum ve bu filmin yapımcılığını da ARTE üstlenecek. ARTE’nin başkanı Paris’teki Sinematek’te filmin yapımcılığını üstleneceklerini açıklamıştı. Henüz sözleşme imzalamadık ancak onlar bunu yapacaklarını açıkladılar. Benim için Cocteau’nun filmi bir başyapıttır. Açıkçası, aynı şeyi yapamam. Bence erkek gerçek anlamda çirkin olmaktan çok kadının korku duyduğu bir kişi. Güzel ne zaman ondan artık korkmayacak hâle gelirse bakışları onu değiştirecektir. Filmde erkek çirkin olmayacak. Çirkin bir yüze sahip olmayacak. Bakışları onu değiştirdikten sonra, bizim erkeklere âşık olduğumuzda onları beyaz atlı prensimiz gibi görmemize benzer olarak, onu o şekilde görecek. Ne zaman bir erkeğe âşık olsak onlar bizim için eşsiz ve olağanüstü bir hâle geliyorlar. Her zaman öyle kalmak zorunda olmasalar bile bizim bakışlarımız onları değiştiriyor.

Treninizi çocukluk hayallerime geri götürmek istiyorum. İki yöne de hareket edecek gibi görünüyor.

Evet, kesinlikle haklısınız. Alice Harikalar Diyarında’da olduğu gibi sadece trenler bizi kırklı yaşlarımıza veya çocukluğumuza götürebiliyor. Söylediğinizden çok etkilendim. Umarım izleyiciler filmin trenine binebilirler.

Çeviri: Erdem Korkmaz

PAYLAŞ
Önceki makaleVenedik’in Galibi Sokurov Oldu
Sonraki makaleMelancholia

Edebiyatını oldukça sevdiği Amerikan sinemasıyla bazı istisnalar dışında bir türlü aradığı etkileşimi kuramadı. Avrupa (özellikle Fransız ve İtalyan) sineması başta olmak üzere ‘kendi sinemasını’ yapan tüm bağımsızlarla ilgileniyor. Yanıt veremediği sorulara sinemayla yanıtlar aramaya çalışıyorken çoğu zaman kendisini yeni sorular sorarken buluyor. Sadece sinema değil tüm sanat dalları ve özellikle edebiyat ile müziğin peşinde yaşamı ve kendisini anlamaya çalışıyor. Siteye şimdilik çeviri yaparak destek vermeye çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK