Robert Bresson Söyleşisi

Robert Bresson Söyleşisi

1543
0
PAYLAŞ
Robert Bresson Söyleşisi

Sinema tarihinin en uzlaşmaz, zorlayıcı ve kendine has yönetmenlerinden Robert Bresson, aynı zamanda ketumluğuyla da bilinir. Çok fazla film izlemez, çok fazla insan içine karışmaz, çok fazla filmleri hakkında konuşmaz… Bresson filmleri gibi, kendisini de bir nevi toplumun dışına çekmiş, yaşadığı dönemden soyutlamayı başarmıştır. O nedenle de yönetmenin kendi görüşlerini ifade ettiği metinler daha da önem kazanır. Bizler de yönetmenin sıkça atıf yapılan söyleşilerinden biri olan, Jean-Luc Godard’ın Cahiers du Cinema dergisinde Michel Delahaye ile birlikte yaptığı söyleşinin bir kısmının çevirisini yayımlıyoruz.

Godard: Eğer deyim yerindeyse “biçim sorunları”nı nasıl ele alıyorsunuz? Onların pek düşünülmediğini biliyorum, daha doğrusu film yapılırken pek düşünülmüyor, ama önce ve sonra düşünülüyor. Örneğin, kesince düşünülmüyor. Böyle olmakla beraber, kendime hep sonradan soruyorum: Niye burada kestim de şurada kesmedim? Ve başkalarında da anlayamadığım tek şey bu: Neden kesmek ya da kesmemek?

Bresson: Ben de, sizin gibi, bunun salt sezgisel bir şey olması gerektiğine inanıyorum. Sezgisel değilse, kötü bir şeydir. Her neyse, benim için en önemli şeydir bu.

Godard: Yine de bunun analiz edilebilmesi gerekir.

Bresson: Ben filmimi yalnızca biçim yoluyla görüyorum. İlginçtir: Onu yeniden gördüğümde, yalnızca planlar görüyorum. Filmin dokunaklı olup olmadığını hiç bilmiyorum.

Godard: Bence, kendi filmlerinden birini görebilmek için çok uzun bir süre geçmektedir. Bir gün, küçük bir köyde bulunuyorsunuz, Japonya’da ya da başka bir yerde ve filminizi yeniden görüyorsunuz. O anda, onu bilinmeyen bir nesne gibi alabilirsiniz, olağan bir gösteri olarak. Ama bence çok uzun bir süre gerekir. Filmi karşılamaya hazırlanmış olmamak da gereklidir.

Bresson: Benim için, yeniden bu konuya dönüyorum, biçimin çok büyük bir önemi vardır. Çok büyük. Ve bence biçim, ritimleri getirir. Oysa, ritimler çok güçlüdür. En önce gelen şeydir. Filmin açımlaması yapıldığında bile, bu açımlama bir ritim gibi görülür, hissedilir. Sonra, o bir renktir (soğuk ya da sıcak olabilir), sonra da bir anlamı vardır. Ama anlam en son gelir. Oysa ben, seyirciye varışın her şeyden önce bir ritim sorunu olduğuna inanıyorum. Buna eminim. Bir planın, bir sekansın kompozisyonunda, demek ki ilk önce ritim vardır. Ama bu kompozisyon önceden tasarlanmamalıdır, salt sezgisel olması gerekir. O daha çok, örneğin, dışarıda çeki yaptığımızda ve bir önceki gün hiç bilinmeyen bir yere geldiğimizde doğar. Yeniliğin karşısında, emprovize etmemiz gerekir. Çok iyi olan budur: Yaptığımız plana, çabucak, yeni bir denge bulma zorunluluğu. Yani burada da fazla uzun düşünceye inanmıyorum. Düşünce, şeyleri yalnızca bir tasarının yerine getirilişi olmaya indirgiyor. Şeyler, içtepisel olarak gelmelidirler.

Godard: Sinema üstüne düşünceleriniz –eğer var idiyse- geliştiler mi ve nasıl? Düne ya da dünden öncesine göre nasıl film çekiyorsunuz bugün? Ve son filminizden sonra, sinemayı nasıl düşünüyorsunuz? Bugün ben şunu fark ediyorum: Eskiden, bundan üç dört yıl kadar önce, sinema üstüne fikirlerim varmış. Şimdi artık yok. Ve olması için, sinema yapmayı sürdürmem gerekiyor, yenilerini kendime sağlayana kadar. Öyleyse şöyle diyelim: Sinemaya göre kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Yapılan sinemaya göre demiyorum, ama sinema sanata göre?

Bresson: Hayır, yine de yapılana göre kendimi nasıl hissettiğimi size söylemem gerekli. Daha dün, biri bana (bu bana bazen, istenmeden söylenen bir kınama sözüdür) “Neden hiç filmleri görmeye gitmiyorsunuz” dedi. Çünkü bu kesinlikle doğrudur. Onları görmeye gitmem. Bana korku verirler de ondan. Tam ve sadece bu yüzden. Çünkü günden güne ve gitgide onlardan uzaklaştığımı, bugünkü filmlerden uzaklaştığımı hissediyorum. Ve bu beni çok korkutuyor, çünkü bütün bu filmlerin halk tarafından kabul edildiğini görüyorum ve kendi filmlerimin halk tarafından kabul edildiğini önceden hiç görmüyorum. Ve korkuyorum. Başka bir şeye duyarlı kılınmış ve benim yaptığıma duyarsızlaşmış bir halka bir şey sunmaktan korkuyorum. Ama işte bundan dolayı da arasıra bir film izlemeye gitmek bana ilginç geliyor. Ne kadar uzaklık olduğunu görmek için. O zaman, bence yanlış ayakla yola başlamış, yani müzikale, fotoğraflı tiyatroya gömülen ve gücü ile ilginçliğinden (yalnızca ilginçliğinden değil, yetkesinden de) her şeyi kaybetmekte olan ve felakete doğru giden bir sinemadan, istemeyerek, gitgide uzaklaştığımı fark ediyorum. Filmlerin çok pahalı olduğundan ya da televizyonun bir rakip olduğundan değil, ama sadece bu sinemanın bir sanat olmadığından dolayı, öyle olduğunu öne sürse de, o, bir sahte sanattır yalnızca, başka bir sanatın biçimi altında kendini dışa vurmaya çalışan. Oysa, bu sanat çeşidi kadar kötü ve etkisiz bir şey yoktur.

Benim, imajlar ve sesler ile yapmaya çalıştığıma gelecek olursak, elbette ki yanılmayanın kendim olduğu ve yanılanların da ötekiler olduğu izlenimindeyim. Ama, ilkin fazla sayıda araçla karşı karşıya bulunduğum (onları indirgemeye çalışıyorum, çünkü sinemayı öldüren bir başka şey de araçların çokluğudur, lükstür ve lüks sanatlara hiçbir şey getirmemiştir), sonra da olağanüstü araçlara sahip olduğum izlenimindeyim ayna zamanda. Bu beni size başka bir şey söylemeye itiyor: Bence sanatlar –isterseniz güzel sanat diyelim- sonlarına geldiler. Ölmekteler.

Godard: Evet, ben de öyle düşünüyorum.

Bresson: Artık onlardan hemen hemen hiçbir şey kalmadı. Yakında, varolmayacaklar. Ama işin ilginç yanı şu ki, sinema, radyo, televizyon tarafından öldürülmüş olsalar da, yine de, onları öldüren bu sinema, bu radyo, bu televizyondur sonunda bir sanatı yeniden kuracak olan, sanatları yeniden kuracak olan –ama elbette ki başka bir tarzda ve belki de sanat sözcüğü bile artık kullanılmayacaktır. Her neyse, artık aynı şey olmayacaktır. Sinemayla –ve sinematografla demeyi yeğlerim, çünkü Cocteau’nun yaptığı gibi sinema ile, yani alışılmış filmler ile, yine de sinematografik sanat olan arasında ayrım yapmayı seviyorum- öyleyse sinematografla yeniden yaşayacaktır, sinemanın öldürmekte olduğu sanat. Sanatların bu ölümünün suçlusu, suçluları, demek ki bugünkü mekanik yayın araçlarıdır. Bu konuda, Ionesco geçen gün oldukça güzel ve çok doğru bir şey söyledi: Mucizeler karşısındayız. Sinema, radyo, televizyon mucizelerdir, ama mucizevi olmayan, filmlerdir, televizyon programlarıdır, radyo röportajlarıdır. Demek ki sanat geç kalmaktadır. Belki de sanatın mucizelere göre geç kaldığını söylemek o kadar doğru değildir, daha doğru olarak sanatın mucizeler tarafından öldürüldüğü, ama bu mucizeler sayesinde yeniden yaşaması gerektiği söylenmelidir.

Godard: Ben bunu bu şekilde belirtmezdim, ama ben de sonun geldiğini düşünüyorum. Yalnız, hiç bilmiyorum nasıl…

Bresson: Nasıl yeniden yola koyulacak?

Godard: Evet, nasıl yeniden yola koyulacak.

Bresson: Ben, sinemada değil de sinematografta olağanüstü, harika bir sanat hissediyorum; ama bu hiç ele alınmamış. Ben ele almaya çalışıyorum. Harika olan ben değil, yararlanabileceğim araçlardır. Bu araçlardan yararlanmaya çalışıyorum ve tiyatroya kapıyı kapayarak –hem de iki kez sürgüleyerek- sinematografın en büyük düşmanıdır çünkü o. Ve ben bunu sizi söyleyebilirim, siz ki aktörler kullanıyorsunuz ve onları kullanmasını biliyorsunuz.

Godard: Siz şunu demek istiyorsunuz: Tiyatro, sinematografta düşmandır, ama bir sahnede değil.

Bresson: Elbette. Tiyatro, tiyatrodur. Zaten bu yüzdendir ki tiyatroyu değiştirmek isteyen tiyatro adamları, onu hiç değiştiremeyeceklerdir. O vardır, onu değiştiremezsiniz, ya da o zaman tiyatrodan başka bir şey olacaktır. Çünkü tiyatroyu değiştirmek isteyerek, onu sinemayla birleştirmek isteyerek, ikisi de öldürülür: Hem sinema, hem de tiyatro. Hiçbir karışım olanağı yoktur. Tiyatronun sinemaya burnunu soktuğu her sefer felaket meydana gelir ve bunun tersi de geçerlidir, sinemanın sahneye burnunu soktuğu her sefer. Sonuca bakın, o olağanüstü gürültüler, o projeksiyonlar, o imaj oyunları üretilmek istendiğinde… Nedir bunlar? Tiyatro değil!

Godard: Demin aktörlerden söz ediyordunuz…

Bresson: Aktörler mi? İşte…

Godard: Ben aktör ile aktör olmayan arasındaki farkı görmüyorum, çünkü nasıl olsa yaşamda varolan biridir.

Bresson: Ama işte oradadır, bence, oradadır nokta, onun etrafında döner her şey…

Godard: Eğer elimizde bir tiyatro oyuncusu varsa, o zaman onu… Bence olduğu gibi almak gerekir. Bir aktör olarak ve hep şuna varabiliriz…

Bresson: Yapılacak bir şey yok.

Godard: Yapılacak bir şeyin olmadığı bir an geliyor kuşkusuz, ama bir şeyin yapılabileceği bir an da var.

Bresson: Denedim, eskiden. Ve bir şey yapmaya neredeyse eriştim. Ama bir hendeğin kazıldığını fark ettim.

Godard: Ama yine de bir erkek ya da bir kadın var şurada, karşımızda.

Bresson: Hayır.

Godard: Hayır mı?

Bresson: Çünkü o, alışkanlıklar edinmiştir. Ama çok fazla inceliklere, soyutluklara gömülmekte olduğumuzu düşünüyorum. İçinde bütün bunları açıkladığım o notları, yazmakta olduğum o kitabı bitireceğim. Ve bana çok sayfa gerekiyor neyin olup bittiğini açıklamak için, farkı açıklamak için, kendini içine sokmaya çalışan, kendini unutmaya çalışan, çalışan… Ve hiçbir şeye varamayan bir profesyonel aktör ile…

Çeviri: Ahmet D. Soysal

Orijinali: Cahiers du Cinema, Şubat 1967

Nisan Kitap 10

 

PAYLAŞ
Önceki makaleJohn Waters ve David Lynch Klasikleri !f İstanbul’da
Sonraki makaleAmerican Honey Vizyona Giriyor
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK